social facebook  social twitter  social youtube  social ins
Menu
 saglikli beslenme bannersaglikli guzellik banner

İşin Uzmanları Bu Yiyeceklere El Sürmüyor!

Uzmanlar bile bu 8 yemeği yemiyor!

Gıda uzmanları toksinlerle ve kimyasallarla dolu malzemeleri gün ışığına çıkarıyorlar. Buna ek olarak, daha sağlıklı bir beslenme ve yaşam için küçük değişiklikler öne sürüyorlar. Farklı alanlardan uzmanlar bu sekiz yemeği neden yemediklerini açıklıyor. Temiz beslenme demek, meyveleri, sebzeleri ve etleri seçerken onların yetiştirilirken ve satım aşamasına gelene kadar en az işlemden geçmiş olanlarını seçmek demektir. Az işlemden geçmiş olanlar genellikle organiktir ve eser miktarda katkı maddesi içerir eğer ki konmuşsa tabi. Ama ne yazık ki günümüz gıda sektöründe kullanılan metotlar ne temiz ne de sürdürülebilir nitelikte. Bu durum da hem bize hem de çevreye zararlı olmaktan öteye gidemiyor. İşte bu nedenle biz de yemeğe, hayatlarını neyin yararlı neyin zararlı olduğunu keşfederek geçiren insanların temiz pencerelerinden bir göz atalım dedik. Onlara çok basit bir soru sorduk: “Hangi yemeklerden uzak durmalı?” Her ne kadar verdikleri cevaplar bir “yasak yemekler” listesi oluşturmuyor olsa da, öne sürülen alternatifler bizlerin sağlıklı olmasına yardımcı olacaktır.

1-Bir Endokrinoloğun Yemeyeceği: Domates konservesi Bisfenol-A üzerine çalışmalar yapan Fredrick Vom Saal, Missouri Üniversitesinde bir endokrinolog.

Sorun: Teneke kutuların içine atılan reçine astar bisfenol-A içermektedir. Bu sentetik östrojen üreme bozukluklarından tutun da kalp hastalıkları, diyabet ve aşırı şişmanlığa kadar birçok hastalıkla bağlantılıdır. Ne yazık ki, asitlik (ki domateslerin öne çıkan bir özelliğidir) BPA (Bisfenol-A)'nın yemeğinize bulaşmasına sebep olur. Araştırmalar gösteriyor ki, birçok insanın vücudundaki BPA oranı sperm üretimini engelleyecek ya da hayvan yumurtalarında kromozomal hasar yaratacak seviyeleri aşmış durumda. Vom Saal "Domates konservesi başına 50 mikrogram BPA tüketiriz, ve bu miktar da insanları özellikle gençleri etkilemeye yetiyor." dedi. "Domates konservelerine elimi bile sürmem."

Çözüm: Reçine astarı istemeyen cam kavanozlardaki domatesleri tercih edin.

2-Bir Çiftçinin Yemeyeceği: Mısırla beslenmiş besili sığır eti Joel Salatin, Polyface Çifliğinin eş sahibi ve sürdürülebilir çiftçilik üzerine yarım düzine kitabın yazarıdır.

Sorun: Evrimsel gelişimlerine göre sığırlar ot yemelilerdir, tahıl değil. Ama günümüz çiftçileri sığırlarını mısır ve soya fasulyesiyle besliyor, ki bu da sığırların kesime uygun kiloya normalden daha çabuk erişmesini sağlıyor. Fakat, sığır çiftçilerinin cebine daha çok para girmesi (ve tabi marketlerde daha ucuz fiyatlar görmek) demek bizim için çok daha az besleyici et demektir. USDA (Amerika Tarım Bakanlığı) ve Clemson Üniversitesinden katılımcılar tarafından yeni yapılan geniş çaplı bir araştırma sonucunda, beta-karoten, E vitamini, omega-3ler, kökteş linoleik asit (CLA), kalsiyum, magnezyum ve potasyum oranının otla beslenmiş sığır etinde mısırla beslenmiş besili sığır etinde olduğundan daha yüksek çıktığı bulunmuş; enflamatuar omega-6 lar ve kalp hastalıklarıyla ilişkilendirilen doymuş yağın otla beslenen sığır etinde daha az olduğu keşfedilmiştir. "İneklerin otçul olduğu gerçeğini göz ardı etmememiz, onları mısır ve tavuk gübresiyle beslememiz gerekir." diyor Salatin.

Çözüm: Otla beslenmiş sığırın etini tüketin. Genellikle damgalıdır çünkü özel kalitedir, olur da görmezseniz kasabınıza sorabilirsiniz.

3-Bir Toksikoloğun Yemeyeceği: Mikrodalgada patlamış mısır Olga Naidenko, Environmental Working Group'un üst düzey bilim insanıdır.

Sorun: UCLA (Kaliforniya Los Angeles Üniversitesi) tarafından yapılan bir araştırmaya göre perflorooktanoik asit (PFOA) de dâhil olmak üzere, mikrodalga patlamış mısırların paketlerinin astarı için kullanılan kimyasalların insanlardaki kısırlıkla bağlantısı olabilirmiş. Hayvan deneylerinde, kimyasalların laboratuvar hayvanlarında karaciğer, testis ve pankreas kanserine sebep olduğu tespit edilmiş. Araştırmalar gösteriyor ki mikrodalgalar kimyasalların buharlaşmasına ve patlamış mısıra karışmasına neden oluyor. "Vücutta yıllarca kalıp, kanla birlikte hareket ediyorlar" diyor Naidenko. Araştırmacıları endişelendiren insanlardaki kimyasal seviyesinin laboratuvar hayvanlarında kansere yol açan düzeye gelmesi. Gönüllü olarak imzaladıkları bir EPA (Çevre Koruma Örgütü) planı uyarınca DuPont ve diğer üreticiler PFOA'ı 2015'e kadar tamamıyla ürünlerinden kaldırmaya söz verdi, fakat bu o zamana kadar milyonlarca mikrodalga patlamış mısırın satılmış olacağı gerçeğini değiştirmiyor.

Çözüm: Eski usul organik mısır patlatın: tencerede. Aromalar için, hakiki tereyağı ya da dereotu, kurutulmuş sebze taneleri ya da çorbalık malzeme kullanabilirsiniz. Hindistancevizi yağı kullanın ve doğallığı koruyun.

4-Bir Çiftlik Müdürünün Yemeyeceği: Organik olmayan patates Jeffrey Moyer Ulusal Organik Standartların başkanı.

Sorun: Kök sebzeler toprakta olan otkıran, böcek ilaçlarını, ve mantarkıranları emerler. Patateslere gelirsek ki Amerika'nın en çok tüketilen sebzesidir--onlar büyüme mevsimlerinde mantarkıranlarla aşılanıp hasat mevsiminden önce lifli filizleri öldürmek için otkıranlarla ilaçlanırlar. Hasat edildikten sonra, patatesler tomurcuklanmasın diye yine aşılanırlar. "Bunu bir deneyin: Herhangi bir marketten sıradan bir patates alın, ve onu tomurcuklandırmaya çalışın. Tomurcuklanmayacaktır." diyor, Rodale Enstitüsünde (Prevention'ın yayıncısı olan Rodale A.Ş.nin sahip olduğu enstitü) çitlik müdürü, Moyer. "Ne olursa olsun kendi sattığı patatesleri yemeyeceklerini söyleyen patates yetiştiricileriyle konuştum. Öğrendiğime göre, kendileri için yetiştirdikleri patatesler için bütün o kimyasallardan uzak bir arsaları varmış."

Çözüm: Doğal patatesler alın. Zaten patatesin içine işlemiş kimyasalları ne kadar yıkarsanız yıkayın, boşa çabalamış olursunuz.

5-Bir Su Ürünleri Uzmanının Yemeyeceği: Çiftlik somonu Dr. David Carpenter, Albany Üniversitesindeki Sağlık ve Çevre Enstitüsünün başkanı, Science dergisinde balıkların kirlenmesi üzerine yaptığı geniş çağlı bir araştırma yayınladı.

Sorun: Doğa ananı, somonların çitler arasında hapsedilip soya, kümes pisliği ve hidrolize edilmiş tavuk tüyleriyle beslenmesini istemediğinden eminim. Sonuç olarak, çiftlik somonu D vitamini açısından fakir ve kanserojenler, birincil biliyer siroz, bromlu flam geciktiriciler, ve dioksin, DDT gibi böcek ilaçları içeren kirleticiler bakımından zengin hâle geliyor. Carpenter'a göre, Amerikan mönülerinde bulunabilecek olan kirlenmiş somonlar Kuzey Avrupa'dan geliyor. "Bu tarz somonları kanser riskini yükseltmemek için 5 ayda bir yiyebilirsiniz." diyor 2004 balık kirlenmesi çalışması medyanın yoğun ilgisiyle karşılanmış olan Carpenter. "Aynen o kadar kötü." Başlangıç niteliğindeki bilimsel çalışmalar aynı zamanda DDT'yi diyabetle ve obeziteyle ilişkilendirdi, fakat bazı beslenme uzmanları omega-3lerin riskleri göz ardı etmeye yeteceğine inanıyor. Bu balıkları yetiştirirken kullanılan yüksek dozlardaki antibiyotik ve böcek ilaçları da endişelendirici nitelikte. Çiftlik somonlarını yediğinizde, midenizi aynı ilaçlar ve kimyasallarla dolduruyorsunuz.

Çözüm: Doğal olarak avlanmış Alaska somununu tercih edin. Eğer paketin üzerinde taze Atlantik diyorsa, çiftlik balığıdır.

6-Bir Kanser Araştırmacısının İçmeyeceği: Yapay hormonlarla üretilmiş süt Rick North Oregon Sosyal Sorumluluk İçin Tabiplerin Güvenli Yemek Kampanyası'nın proje müdürü ve Amerikan Kanser Topluluğu'nu Oregon ayağı CEO'su.

Sorun: Süt üreticileri süt ineklerini rekombinant büyükbaş büyüme hormonuyla (rBGH ya da rBST olarak da bilinirler) aşılayarak süt üretimini hızandırıyorlar. Ama rBGH inek memesinde iltihap oluşumuna yol açmanın yanı sıra iltihabın süte de karışmasına neden oluyor. İnsülin-benzeri diye de adlandırılan bir büyüme faktörünün de sütte yüksek dozlarda bulunmasına sebep oluyor. İnsanlarda, yüksek dozda IGF-1 meme, prostat ve kolon kanserine yol açabiliyor. "Hükümet rBGH'yi onayladığında, sütten gelen IGF-1'in sindirim kanallarından geçmesine olanak sağlayacağını düşündüler." diyor North. "Gelgelelim, birçok endüstrileşmiş ülkede yasak."

Çözüm: Pastörize edilmemiş süt veya rBGHsiz, rBSTsiz, yapay hormonlarla üretilmemiş süt alın ya da organik süt tüketin.

7-Marketlerde Satılan Soyayı Yemeyen Biyo-teknoloji Uzmanı: GDO'lu Fermantasyon Geçirmemiş Soya Michael Harris genetiğiyle oynanmış yemekleri içeren biyo-teknoloji sektöründe birçok proje yürütmüş bir uzman. Xenon Eczacılık ve Genon Şirketi gibi şirketlerde danışmanlık ve yönetim kadrosunda görev almıştır.

Sorun: Genetiği değiştirilmiş yemekler DNA üzerinde yapılan oynamaları ve bir türden başka bir türe genetik kodların aktarılmasını içerdiği için büyük bir endişe kaynağı haline geldi. Fermantasyon geçirmiş soya insanların tüketimi için uygun olan tek soyadır ve, dünyadaki soyanın %90'ının genetiği değiştirildiğinden, eğer tükettiğiniz soyanın organik olduğundan emin değilseniz, uzun süreli sağlık sorunları sizin için kaçınılmaz. Hele de soyanın hormonal dengeleri etkilediğini ve kansere bile yol açtığını göz önüne aldığımızda, tehlikenin asıl boyutu ortaya çıkıyor.

Çözüm: Soyanın üzerindeki ibareleri incelerken GDO'lu olmamasına ya da doğal olmasına dikkat edin. Asla ama asla, fermantasyon geçirmemiş soyayı tüketmeyin. Eğer mümkünse şirketle iletişime geçerek GDO'suz soyanın tam olarak nereden geldiğini öğrenin.

8-Organik Yiyecek Uzmanlarının Yemeyeceği: Marketlerde satılan elmalar Tarım endüstrisinin eski başkanı, organik yiyecekleri destekleyen bir tarım politikası güden araştırma grubu Cornucopia Enstitüsü'nün müdür yardımcısı.

Sorun: Eğer sonbahar mevsiminin meyveleri "en çok böcek ilacına maruz kalan meyve" yarışması düzenleseydi, elma kazanırdı. Neden mi? Çünkü ağaçta yetiştikleri için sürekli aşılanıyorlar ki elmanın her çeşidi tadını korusun. Hâl böyle olunca da, elmalar böceklere karşı direnç geliştiremiyor ve sürekli ilaçlanmaları gerekiyor. Meyve endüstrisi bu işlemlerin zararlı olmadığını öne sürüyor. Ama Kastel kimyasallara en az maruz kalmış ürünü tercih edersek biz de zararlarından o kadar korunmuş oluruz diyerek karşılık veriyor. "Çiftlik çalışanlarının birçok kanser türüne yakalanma olasılıkları daha yüksek." diyor. Ve sayıca artan bilimsel araştırmalar Parkinson hastalığıyla vücutta biriken her tür böcek ilacıyla alakalı olduğunu göstermeye başlıyor.

Çözüm: Organik elma alın.

Haber Deniz Aytekin

Devamını oku...

Balık Yağının İnanılmaz Faydaları

Gelişmiş ülkelerde insanlar, beslenmelerine çok dikkat etmektedirler. Sağlıklı beslenmenin en önemli unsuru, doymamış yağ asitleri yönünden zengin olan balık ve diğer bazı su ürünleri ile beslenmektir. Temel yağ asitleri 2 ye ayrılır ; omega 6, omega 3 yağ asitleri.

Omega 6 :Yüksek oranda linoleik asit içeren mısır ve soya fasulyesi yağıdır.

Omega 3 : Keten tohumu, ceviz ve özellikle planktonlar ile yağlı balıklarda bol miktarda bulunur.

Kalp Krizi ve Göz Bozuklukları : Yapılan araştırmalarda, kalp krizi riski omega 3 yağ asitleri ile önemli ölçüde azaltılabilir. Omega 3 yağ asitleri, vücutta sentezlenmediği için mutlaka besinlerle dışardan alınmalıdır. Haftada 3 öğün balık tüketen kalp hastalarının ani kalp krizi riskinin 1/2 oranında azaldığı belirtilmektedir.

Omega 3 miktarı balık türüne göre farklılık göstermektedir. Özellikle derin denizlerde yaşayan ve siyah etli olan balıklarda, omega 3 oranı daha fazladır. Somon, sardalye, uskumru, ton balığı gibi balıklar omega 3 yönünden oldukça zengindir.Fakat kültür balıklarında omega 3 miktarı biraz daha azdır. Omega 3 yağ asitlerinin faydası ilk olarak Eskimolar üzerinde yapılan araştırmalar sonucu keşfedilmiştir. Greenland Eskimolarının tükettikleri yağlı balıklardan dolayı kalp krizi riskinin çok düşük olduğu gözlenmiş,bu yağ asitlerinin kalp krizi, kalp damar hastalıkları, depresyon, migren türü baş ağrıları, eklem romatizmaları, şeker hastalığı, yüksek kolesterol ve tansiyon, bazı alerji türleri ile kanser gibi bir çok hastalıktan korunmada önemli etkisi olduğu tespit edilmiştir. Bunların dışında yağ asitleri, insan vücudunda göz, beyin, testis ve plasentada toplanır. Omega 3 gözlerin uygun şekilde çalışmasına yardımcı olur. Omega 3 yönünden zengin deniz ürünleri tüketiminin fazlaca olduğu ABD , Hollanda, Norveç, Japonya ve gibi ülkelerde erkeklerin hiç balık tüketmeyenlere göre kalp krizi riskinin düşük olduğu ispatlanmıştır. Balığa dayalı beslenmenin fazla olduğu Fransa’nın Lyon kentinde yapılan bir denemede; omega 3 içeriği yüksek besinlerle beslenen hastalarda, vücut yağları ve lipoprotein miktarlarında hiçbir değişme olmaz iken, kalp rahatsızlıklarından dolayı ölüm riski %95 oranında azalmıştır.

Ne Kadar Tüketmeliyiz?

Balık tüketimi, birçok faydalı mineral, vitamin ve yüksek biyolojik değerli proteinleri sağladığı için önemlidir. Her hafta mutlaka yağlı balık tüketmeliyiz. Bu miktar ne kadar dersek,bir haftada 300 g yağlı balık veya günde 200 mg EPA ve DHA tüketmeliyiz.

Omega 3 açısından en zengin olan balık türleri sardalye, uskumru, Pasifik ve Atlantik ringası, somon ve lüferdir. Depresyon Omega 3 ve 6 yağ asitleri tarafından fakir beslenmek depresyon ve dikkat eksikliğinin yanı sıra hiperaktiflik yapabiliyor. Bunun en büyük nedeni DHA miktarının azlığıdır. DHA’nın düşük olması beyin serotonin seviyesinin düşük olmasına sebep olmaktadır. Beyin fonksiyonlarının düzgün çalışabilmesi amacı ile haftada en az 3 kez balık tüketmek faydalı olur.

Yapılan bir araştırmada Finlandiya’da balık tüketiminin depresyon ve intihar olaylarını azalttığı gözlenmiştir. Japonya’da 17 yıl kadar yapılan geniş çaplı bir araştırmanın sonucuna göre her gün balık tüketen insanlarda hiçbir intihar vakasına rastlanmamıştır .

Balık tüketimi fazla olan ülkelerde tüketimin az olduğu ülkelere göre depresyon olaylarının çok düşük olduğu tespit edilmiştir.( kaynak:Maryland Alkolle Mücadele Enstitüsü)

Kanser Ve Bağışıklık Sistemi: Balık yağlarının bağışıklık sistemi üzerinde olumlu etkileri vardır.Balık eti tüketimi ile vücudun hücre duvarının sağlamlaştığı görülmüştür.Kansere yakalanan hastaların ise temel sorunu bağışıklık sisteminden kaynaklanan sorunlardır. Balık ve balık yağının olumlu etkileri düşünüldüğünde balık tüketmeyenlerin tüketenlere göre prostat kanserine yakalanma oranlarının 2-3 kat fazla olması doğal bir sonuçtur.

Astım ve Solunum Güçlüğü : Balık yağı solunum güçlüğü çeken insanlar içinde tamamlayıcı bir tedavi sunmaktadır. ABD de yapılan bir araştırmada 19-25 yaş aralığındaki astımlı hastalarla bir deney yapılmış.Bu hastalara günde ortalama 3 gram balık yağı verildiğinde hastaların yarısına yakınının nefes alma güçlüğü önemli ölçüde azalmış ve hastalığa dirençleri yükselmiştir.

Sonuç olarak omega 3 ve omega 6 yönünden zengin gıdalarla beslenmek kalp ve damar hastalıklarının yanında beyin fonksiyon bozukları, unutkanlık, hiperaktivite, kanser, astım ve kronik bronşit gibi birçok rahatsızlığa iyi gelmektedir.Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de balık yağı tüketimine gereken önem verilmelidir.

Kaynakça: http://umm.edu/health/medical/altmed/supplement/omega3-fatty-acids

Astım patogenezi üzerine omega-3 yağ asitlerinin olası etkileri İzmir Dr. Behçet Uz Çocuk Hast. Dergisi 2012; 2(2):55-61 

KALP DAMAR HASTALIKLARINDA BESLENME Yrd. Doç. Dr. Gülhan Samur Hacettepe Üniversitesi-Sağlık Bilimleri FakültesiBeslenme ve Diyetetik

 

Devamını oku...

Saç Boyalarındaki Kimyasalların Zararları

Eğer siz de saç boyayan milyonlarca kişi arasında yer alıyorsanız, bu yazıyı mutlaka okumalısınız.

Piyasadaki kişisel bakım ürünlerinin çoğu, yüksek miktarda toksik madde içermektedir. Ve çoğu, sağlık üzerindeki uzun süreli etkileri hakkında test edilmemiş ürünlerdir.

2007 yılında, saç boyalarının mesane kanserine yol açtığına ilişkin yapılan bir çalışmadan sonra, Avrupa Komisyonu 20’den fazla saç boyası bileşenini yasaklamıştır. Ancak bu ürünler, Amerika’da satılmaya devam etmektedir.

Ve ikinci bir çalışma, 1980’den beri saçlarını kalıcı boyalarla (özellikle de koyu ve kızıl renkler) boyayan kadınların lenf kanserine yakalanma riskinin bu boyaları kullanmayan kadınlara göre %40 daha fazla olduğunu göstermiştir.

Aslında, bunlar kesin olmayan bulgulardır. Bazı çalışmalar, saç boyalarının arada sırada saç boyayanlar için güvenli olduğunu ortaya koymuştur. Bazı çalışmalar ise, kuaförlerin devamlı boyalara maruz kalmasından ötürü daha fazla risk altında olduğunu göstermiştir.

Herkes saç boyamanın sadece saçı etkilediğini düşünür. Bu doğru değil! Kişisel bakım ürünlerinde kullanılan bileşenlerin çoğu solunum yoluyla sağlığa etki edebilir ve saç derisine uygulandığında vücudunuza nüfuz edebilir. Kuaförlerin saç boyarken eldiven – hatta bazen gözlük – kullanmalarının sebebi budur.

Saç boyasının doğal olup olmadığını anlamak için, öncelikle Avrupa Kontrol Edilmiş Doğal Kozmetik (Bdih) ten onay almış olması yani sertifikalı olması gerekmektedir. Ayrıca doğal bir saç boyası saçın rengini açamaz yani aldığınız boya saçınızın rengini açıyorsa doğal değildir. Kimyasal boyalar yaklaşık 1 ay rengini korurken, doğal boyalar kısa sürede saçtan akar ve ana renk ortaya çıkar. Burdan da boyanın doğal olup olmadığını anlayabiliriz. Hamilelerde saç boyası kullanmamalıdır. Çünkü insan derisi cilde sürülen çoğu şeyin emilimini gerçekleştirebilir. Hamile kişi saçını boyadığında direkt olarak aldığı zaralı madde bebeğede nüfuz eder. Bebek doğduktan sonrada emme süresi bitene kadar saç boyanmamalıdır.

 Saç boyaları ile ilgili tek kaygı kanser değil. Saç boyama ürünleri astım ataklarını, konjonktivit hastalığını, cilt alerjilerini ve nadiren de ciddi alerjileri olan kişilerde ölümcül anaflaktik şoku tetikleyebilir.

Eğer saç boyamak sizin için çok önemliyse, size bu durumu güvenli hale getirecek 8 tavsiyemiz var.

1- Saç tebeşiri, saç boyama şampuanları ya da yarı kalıcı saç boyaları gibi geçici ürünler, kalıcı saç boyalarına oranla daha az tehlikeli bileşenler içermektedir.

2- Açık renk gölgeleri tercih edin. Saçın birkaç tutamının boyanması ya da birkaç tutamına açık gölgeler uygulanması daha az tehlike taşımaktadır.

3- Saç boyalarını gerekli sıklıkta kullanın. Bazı kişiler saçlarını haftada bir boyar. Bu, saçlarını koyu ve kalıcı boyalarla boyayan kişiler için hiç iyi bir fikir değildir.

4- Saç boyalarını kaş ve kirpiklerinizde kullanmayın.

5- Özellikle, fotoğraf renklendirmede ve fotokopide kullanılan fenilendiamin gibi yapay boyama maddeleri içeren saç boyalarından uzak durun. Bu madde ciddi anlamda tahriş edicidir.

6- Amonyak, saç boyalarında yaygın olarak bulunan diğer bir kimyasaldır. Muhtemelen amonyağı temizlik ürünü olarak duymuşsunuzdur. Ancak aynı zamanda, böcek ilaçlarında, plastiklerde, gübrelerde ve patlayıcılarda da kullanılmaktadır. Amonyak, saçı boyaya hazır hale getirir. Bu madde akciğerleri olduğu kadar burnu, boğazı ve gözleri tahriş eder. Cilt yanıklarına neden olur.

7- Bitkisel saç boyalarını tercih edin. Kuaförünüz organik ve bitkisel olan saç boyaları hakkında size yardımcı olacaktır.

8- Çay, kına ve diğer doğal maddelerden faydalanın. Sonuç, kimyasal içerikli boyaların sonuçları kadar dramatik olmayacaktır. Saçlarınızın rengini evde limon suyu ya da papatya çayıyla (sarı saç için), kına karışım paketleriyle (daha koyu saçlar için) ya da siyah ceviz tozuyla (en koyu sonuçlar için) değiştirebilirsiniz. Bu doğal maddelerle hazırlayabileceğiniz onlarca tarife internetten ulaşabilirsiniz.

Bazıları test edilmiş bazıları test edilmemiş 5000 kimyasal bileşen içeren saç boyalarının saç ve cilt için güvenilir olduğuna inanmak çok zor.

Nitekim, Dünya Sağlık Örgütü sentetik renklendiricilerin potansiyel kanser tetikleyicisi olduğunu ve bu maddelerden kesinlikle kaçınılması gerektiğini belirtiyorlar.

Eğer saç boyamaktan vazgeçmeye hazır değilseniz, lütfen kuaförünüzle güvenli yöntemler hakkında görüşün. Bu ürünlerin güvenilirliği ile bu kadar ciddi bulgular varken, sağlığınızı kozmetik nedenler için riske atmayın.

 

Devamını oku...

Tatlandırıcı Stevia Zararlı mıdır?

Yüzyıllardır Güney Amerika’da tatlandırıcı olarak kullanılan stevia bitkisi son yıllarda kilo almak istemediği için şeker yerine aspartam kullananların gözdesi oldu. Peki stevianın arkasındaki hikaye nedir? İyisiyle kötüsüyle stevia'yı araştırdık.

Şekerden 300 kat daha tatlı olan stevia, şeker kamışından üretilen ve işlenen şekere oranla kalori açısından çok düşük. Bizim son yıllarda raflarda gördüğümüz stevia markaları, stevia bitkisinin arıtılmış özü ve buna Rebaudiyosid A veya kısaca Reb A deniyor.

Düşük kalorisinin yanında bir tercih edilme sebebi de kan şekerini yükseltmemesi. 16. yüzyılda bu bitkiyi keşfeden botanist Petrus Jacobs Stevus’dan adını alan stevia bitkisi, güney Amerika’nın Guarani insanları tarafından şifa niyetine kullanılıyormuş. Daha sonra 1970'lerde Japonya’da suni tatlandırıcılar yasaklanınca, stevia bir alternatif olarak kullanılmaya başlanmış. Avrupa Birliği’nde kullanım onayı alması 2011, Amerika’da ise 2008 yılını bulmuş.

Stevia'yla ilgili en enteresan gerçekler, bu tatlandırıcının arkasındaki şirketlere baktığımızda ortaya çıkıyor. Her ne kadar 1980'lerde hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde stevia'nın üreme gelişiminde ve genetik mutasyon üzerinde negatif etkileri olabileceği ortaya çıkmışsa da, 2000'lere geldiğimizde bu çalışmalara fazla bakılmadı.

Stevia özellikle iki ayrı marka tarafından öne çıkartılıyor, birisi Truvia diğeri de PureVia.

Bu markaların arkasındaki isimler ise okuduğunuz anda düşündürüyor. Truvia’yı yaratan şirketler Coca-Cola ve Cargill. Truvia’nın rakibi PureVia’yı çıkaran şirketler ise PepsiCo ve Whole Earth Sweetener Company diye bir şirket, ve bilin bakalım bu şirketin sahibi kim?

Merisant şirketler gurubu olarak, Monsanto tarafından kurulmuş bir kuruluşa ait. Aynı şirket aspartam bazlı tatlandırıcılar Equal ve Canderel’i üretiyorlar.

Buraya kadar baktığımızda, aspartama alternatif olarak piyasaya sürülmüş bir ürün gibi duruyor stevia. Stevianın satıldığı Truvia markasına biraz daha yakından baktığımızda aslında söylendiği kadar doğal olmadığını gösteren başka şeylere de rastlıyoruz. Truvia markasının içinde eritrol ve de ksilitol var. Peki gelelim 'stevia sağlıklı mı?' sorusuna:

Bugüne kadar yapılmış en kapsamlı çalışma 2008 yılında Kaliforniya Üniversitesi’nde Center for Science in the Public Interest (Halk Sağlığı için Araştırma Merkezi)’de gerçekleştirilmiş. Bu çalışma sonucunda steviayı kanser, kromozom bozuklukları, genetik mütasyon ve de DNA kırılmalarıyla bağdaştırmışlar. Ancak bu konuda çalışmalar devam ediyor. Uzun yıllar kullanılmasına rağmen Japonya’da stevia'ya dair bir data toplanmadığı için, güvenilir bir araştırma sonucu yok. Dolayısıyla stevia'yla ilgili net birşey söylemek henüz mümkün değil. Ama dünyanın stevia çılgınlığına kapıldığı, satışların çok kısa zamanda hızla tırmanmasından belli oluyor. Yine de siz siz olun, illa kullanacaksanız az kullanmaya dikkat edin.  

Devamını oku...

Giriş or Üye Ol

- Facebook’la Bağlan

Parolanızı mı unuttunuz? / Kullanıcı adınızı mı unuttunuz?