social facebook  social twitter  social youtube  social ins
Menu
 saglikli beslenme bannersaglikli guzellik banner

Aşı Yapılmalı mı? Yapılmamalı mı?

Sürekli Altı Isıtılan Aş(ı) ve Pişmiş Aş(ıy)a Su Katmak.

Evrensel, güncel, önemli, ilgi çekici, tartışmalı, ekonomiyle ilintili, önemli sağlık sorunlarını henüz ortaya çıkmadan çözdüğü düşünülüyor, kendisinin bir sağlık sorunu olduğu düşünülüyor… Daha da önemlisi modern tıp “karşıtları” tarafından düşmanlarının yumuşak karnı olduğu varsayılıyor. Tıp biliminin çok az konusu aşı kadar geniş tabanlı kitlelerde yankı bulmuştur. Tıpla uğraşan insanların çeşitli konular üzerinde bitmez tükenmez tartışmalar yaşaması, görüş ayrılıklarına düşmesi oldukça sıradandır ve bir açıdan da gereklidir. Ancak bilgi asimetrisinin üst seviyede olduğu bir konuda toplumsal çapta fikir ayrılıklarının yaşanmasının başlıca iki nedeni; hasta olmayan, sağlıklı olarak tanımlanabilecek kişilere uygulanması ve bu kişilerin insanın en değerli varlığı olan çocukları olmasıdır.

Yaklaşık 200 yıllık gelişim sürecinde, aşı ve aşılama konusunda birikmiş bilimsel veriler neredeyse bir tıp uzmanlığı alanı oluşturacak ölçeğe ulaştı. Her geçen an bu verilere yenileri eklenmekte ve geçmiş ve güncellenen bilgiler ışığında, uygulamaların gerek bireysel insan sağlığı, gerekse halk sağlığı açısından istenen sonuçları en az zararla vermesi için sürekli yeni değerlendirmeler yapılmakta. Güncel bilgiler ışığında yapacağımız değerlendirmelerin değişmez olmadığını, ancak sadece bilimsel yolla elde edilmiş verilere göre değişebileceğini vurgulayarak söze bir yerinden başlayalım. (Yazıda geçen aşılama kavramı çocukluk çağı hastalıklarına karşı yapılan, yani ülkelerin ulusal aşı programlarına dâhil ettikleri aşıları tanımlamak için kullanılmıştır.)

“Baba”lar… Eski Çin ve Hint tıp uygulamalarında rastlandığı bildirilse de, kayıt altına alınmış ve bilimsel yöntemlerle doğrulanmış ilk başarılı aşılama 18. yüzyılın son yıllarında, bağışıklık biliminin babası olarak da onurlandırılan Edward Jenner tarafından yapılmıştır. Her bilimsel keşifte olduğu gibi iyi bir gözlem, geçmiş deneyimlerin derlenmesi ve bilginin eklenmesiyle, 1980 yılından beri hastalık yapıcı bir ajan olarak aramızda olmayan (ABD ve Rusya’daki 2 laboratuvarda hala canlı çiçek virusu bulunmakta) çiçek virusuna karşı ilk sıcak temas işte o günlerde sağlandı. Klinik olarak çiçek hastalığının tüm özelliklerini taşıyan ancak tablonun daha hafif seyrettiği sığır çiçeği hastalığına sürekli maruz kalan süt sağıcılarında çiçek hastalığının görülmediği gözleminden yola çıkan Jenner, İngilizlerin Türkler ve Çerkezlerden görerek 1720’lerde Ada’ya getirdikleri “çiçekleme” yöntemi ile sığır çiçeği püstülünden (iltihap içeren deri lezyonu) aldığı sıvıyı sağlıklı insanların koluna “ekerek” hastalığı hafif şekilde geçirmelerini ve sonrasına bu ölümcül virusa karşı hayat boyu süren bir savunma geliştirmelerini hedeflemiş, başarmış ve yöntemini kayıt altına almıştır.

Yaklaşık yüz yıl sonra, diğer çalışma arkadaşıyla birlikte bakteri biliminin kurucusu ve mikrobiyolojinin babası payelerini almasına neden olacak çalışmalarıyla Louis Pasteur ortaya çıkmıştır. İnsanlarda çeşitli hastalıklar yapabilen, etkeni Pasteur’ün adını taşıyan bir bakteri (Pasteurella multocida) olan tavuk kolerası üzerine yaptığı çalışmalardan sonra şarbona ve kuduza karşı yaptığı başarılı bağışıklama çalışmaları, kendisinden önceki dönemlerde ortaya atılan “mikrop teorisi”ni bilimsel temellere oturtması açısından da çok önemlidir. 2005 yılında hayata veda eden Maurice Hilleman’ı da, 20. yüzyılda 40 ayrı hastalığa karşı keşfettiği aşılar nedeniyle, aşılamanın babası olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.

Çocuk felcine karşı başlattıkları mücadeleyi kazanan ve ona karşı etkin aşılar geliştirmeyi başaran Albert Sabin ve Jonas Salk da burada anılmayı hak eden iki tıp doktorudur. 

Karşı Çıkışın Bilimsel(?)

Dayanağı Tarihsel olarak, kültürel ve inanç değerleri açısından tıbbın çeşitli uygulamalarına, tabii ki aşı ile bağışıklamaya da, karşı çıkışlar olmuş, olmaya da devam etmektedir. Karşıt görüş olarak kabul edebileceğimiz ve üzerinde konuşmaya değer göreceğimiz şey bilimin kurallarına göre elde edilmiş verilerin yayınlanmış biçimleridir. Bu ölçüte, an azından bir süre için, uyduğunu düşündüğümüz makaleye gelelim; KKK (kızamık, kızamıkçık, kabakulak) aşısını neden/sonuç bağıntısı kurarak doğrudan hedefe koyan, 12 olguluk bir hasta serisi… İlk yazar olarak İngiliz “eski” cerrah Andrew Wakefield’ın adını taşıyan bu makale tıp dünyasının gerçekten itibarlı bir yayın organı olan The Lancet’te yayınlandı (The Lancet – Cilt 351, Sayı 9103, sayfa 637–641, 28 Şubat 1998).

Özetle; çalışmaya dâhil ettikleri, KKK aşısı yapılmış 12 çocukta ortaya çıkan davranış ve bağırsak bozukluklarına işaret eden bir çalışmaydı bu. Her ne kadar kesin yargılar içermese de, popüler kültür açısından bakıldığında “KKK aşısı otizme neden olur” şeklinde kısa ama vurucu önyargının bilimsel olarak vücut bulmuş haliydi. 1998’e kadar aşılanan dünya nüfusu düşünüldüğünde 12 hastalık bir serinin 12 yıl sürecek tartışmalara yol açmasını yadırgayabilirsiniz. Yadırgamayınız…

İnsan sağlığı söz konusu olduğunda, hele aşı gibi nüfusun tümünü etkileyen bir uygulama düşünüldüğünde tıp dünyası gerekli özeni göstermiş ve uzmanların üzerinde tartışabileceği veriler elde edebilmek için detaylı araştırmalara başlamıştır. 12 yılın sonunda; yayınlanan makaledeki verilerin bazılarının “yalan” olduğu gerekçesiyle Lancet dergisi 2010 yılında yazıyı “geri çekmiş”, İngiliz Genel Sağlık Konseyi 2,5 yıl süren oturumlar sonrasında, 2010 yılında, çalışma kurgusunun parasal açıdan ve tıbben etik olmayan çerçevede yapılması ve “dürüst olmayan ve sorumsuz” tutumları nedeniyle Andrew Wakefield’ın hekimlik yetkisini elinden almıştır. Andrew Wakefield, Time dergisinde 2012’de yayınlanan “bilimin dolandırıcıları” başlıklı makalede, başlıkla bağdaştırılan altı kişiden biri olmuştur.  Yazıktır ki Wakefield’ın çalışması tamamen yanlış ve yönlenmiş bilgiler üzerine kurgulandığından ve yürütülmesi açısından da birçok uygunsuzluk içerdiğinden aşılama karşıtı bilimsel bir yazı olamamış, fakat atılan çamur iz bırakmıştır. Öte yandan bu yazının yarattığı ortam konunun başka araştırmacılar tarafından da titizlikle incelenmesine yol açmıştır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) gerek kendi başlattığı, gerekse bağımsız yapılmış bilimsel çalışmaları derlemiş ve aşıların otizme neden olduğuna dair bir kanıt bulunmadığını ilan etmiştir. Uzun bir süre aşılarda koruyucu ve raf ömrünü uzatıcı olarak kullanılmış, civa içeren organik bir madde olan tiyomersal (ABD’de timerosal olarak bilinir), yapılan çalışmalarda herhangi bir olumsuz etkiye neden olmadığı gösterilmiş olsa da, tek doz için hazırlanan aşı preparatlarının çok dozlu flakonların yerini alması sonucunda, 2001 yılından itibaren bazı grip aşıları dışında kullanımdan tamamen kaldırılmıştır. Yani Wakefield’ın bu yazısı, modern tıbbın aşı konusunda kendisini tekrar değerlendirmesi, bazı uygulamaları değiştirmesi ve savlarını güçlendirmesi için bir fırsat yaratmış oldu.

Güvenlik gerek ilaç yoluyla, gerekse cerrahi yöntemlerle insan üzerinde yapılan hemen her tıbbi uygulamanın bilinen belli riskleri vardır. Tıbbi bir uygulamanın güvenliğinden bahsederken anlamamız gereken, beklenen fayda/olası zarar dengesinin dikkatlice incelenmesi sonrasında erişilen bilimsel çıkarımların uygulama lehine değerlendirilmesi durumudur. Bir örnekle somutlaştırmak gerekirse; tedavisi olmayan bir çocukluk çağı hastalığı olan çocuk felcine karşı ağızdan verilen ve zayıflatılmış çocuk felci virusu içeren aşının uygulanan her 2.500.000 dozu için 1 olguda aşıya bağlı çocuk felci ortaya çıkma riski karşısında, bu çok bulaşıcı hastalığa yakalananların 200’de 1’inde geri dönüşümsüz felç gelişmesi ve bunların da %5-10’unda ilerleyici felce bağlı ölüm görülme riskinin varlığını, beklenen fayda/olası zarar açısından siz de değerlendirebilirsiniz.

Aşılanmamanın Kitlesel Sonuçlarından Örnekler

Dublin’de Aralık 1999-Temmuz 2000 döneminde ortaya çıkan kızamık salgını sonucunda 355 çocuk hastaneye başvururken 111 çocuğun yatarak tedavisi gerekiyor ve 3 çocuk kızamık nedeniyle hayatını kaybediyor. Ulusal verilere göre salgın öncesi KKK aşısının yapılma oranının %70’lerin altında olduğu tespit ediliyor. Hollanda’da, Haziran 1999’da 5 çocuğun kızamığa yakalanmasıyla başlayan salgın Şubat 2000’de 2961 vaka, 3 çocuk ölümü ile sonuçlanıyor. Olguların tamamına yakını aşı yaptırılmamış çocuklardan oluşuyor. 2000 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde kızamık hastalığının ortadan kalkması sonrası aşılama programına uyumun azalmasına bağlı olarak 2005 yılında İndiana eyaletinde ve 2013’te diğer bazı eyaletlerde patlak veren kızamık salgınları ulaşımın kolay olduğu günümüz dünyasında hastalıkları tam anlamıyla kontrol etmenin ne kadar zor olduğunun birer göstergesidir. Aynı şekilde İllinois Üniversitesi öğrencilerinden 69’unda 2015 yılı içinde kabakulak hastalığının ortaya çıkması, yetkililerin öğrencileri, okul açılma tarihi olan 24 Ağustos öncesinde bir doz “tekrar KKK” aşısı olarak kampüse gelmeleri yönünde uyarmalarına neden oldu. Örnekler çoğaltılabilir, ancak işaret ettikleri ortak nokta aşılama oranlarındaki gevşemenin hemen daima hastalığın olağan sıklığında ani ve belirgin bir artışla sonuçlanmasıdır. Hastalığın ortaya çıkmasından sonra, tedavi için yapılan giderlerin sağlık bütçesine getirdiği yük başka sağlık harcamalarından kısılmasına yol açacağından, toplum sağlığını etkileyici boyutlara ulaşabilmektedir.

Düşünülmesi Gerekenler:

Bulaşıcı hastalıklara karşı aşılama yoluyla kazanılmış tek savaş çiçek hastalığına karşı yürütülmüş olandır. Devam eden ve sona yaklaştığı umulan bir diğer mücadele çocuk felcine karşı verilmektedir. 2014’te Nijerya, Somali, Pakistan ve Afganistan’da köşeye sıkıştırılmış olan virusa son darbenin vurulmasına çalışılmaktadır. Afrika’da DSÖ’nün yaptığı başarılı aşılama çalışmaları sayesinde son 1 yıldır çocuk felci olgusuna rastlanılmamış, bu dönem 2 yıl daha uzarsa çocuk felcinden arınmış bir Afrika’dan bahsetmek olası olacaktır. Dünya Sağlık Örgütü’nün Temmuz 2014 tarihli son raporuna göre, aşılama programı sayesinde yılda 2-3 milyon çocuk ölümünün engellendiği düşünülüyor. Öte yandan hala yılda 1,5 milyon çocuk aşı ile önlenebilir hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor.

Bireysel olarak aşılanmayı reddetmek toplum sağlığı açısından çok da büyük bir etkiye sahip olmayabilir. Ancak kitlesel olarak aşı programının dışında kalmak büyük halk sağlığı sorunlarına yol açacaktır. Topluluk bağışıklığının (Herd Immunity) hastalığa karşı etkin seviyelere ulaşması bireysel aşılanma oranlarının hedef eşik değerleri geçmesiyle mümkündür. Çocukluk çağı aşılarının uygulanmaması durumunda kişilerin, rutin aşılama öncesi dönemlerde insanların çoğunlukla hayatın erken yıllarında geçirdiği bazı viral hastalıklara, daha ileri yaşlarda yakalanmaları söz konusu olabilmektedir. Kızamıkçık örneğini düşünürsek, çocukluk çağında bu virusla karşılaşan aşısız bir genç kız orta şiddette bir hastalık geçirmek durumunda kalacakken, aşılı bir toplumda yaşayan ve virusla hamileliği sırasında karşılaşan aşısız bir anne adayının doğacak çocuğu için bu hastalığın anlamı, sağırlık, göz anomalileri ve ciddi kalp sorunlarının önde olduğu birçok bozuklukla karakterli Doğumsal Kızamıkçık Sendromu olacaktır. Aynı şekilde kızamık hastalığı için ölüm oranlarının 13 yaşından sonra kayda değer bir şekilde arttığı bilgisi göz önüne alındığında, aşılanmamış, virusla çocukluk çağında değil de 20 yaşında karşılaşmış bir genç erişkinin hayatını tehdit eden hastalığın, çocukluk çağı aşılarıyla engellenebilir olması gerçeğinin vicdani ve hatta hukuki sonuçları olması muhtemeldir. Bilimsel bakışla temel kişi hak ve özgürlüklerini temel alan hukuksal bakış, tıbbın kimi alanlarında ters düşmekte, hangisinin diğerinden daha üstün olduğu konusu bile başlı başına bir anlaşmazlık kaynağı olmaktadır. Bazı gelişmiş ülkelerde yasal bir zorunluluk olan aşı programına uyum konusunun bir sağlık problemi olmasının ötesinde kişi özgürlüğü bakımından da evrensel hukuk düzleminde tartışılması gereklidir. Son Söz: Kanıta dayalı tıp biliminin bugüne dek biriktirdikleri göz önüne alındığında, çocukluk çağı aşı programlarının uygulanmasında birey ve toplum sağlığı açısından büyük yarar olduğu fikrinden farklı bir görüş öne sürmek akılcılıktan uzak görünmektedir.

Sağlık Bakanlığı Güncel Aşı Takvimi ve bebeğinizin doğum gününe göre aşılanma zamanları için:

http://www.asm.gov.tr/AsiTakvimi.smt Kaynaklar ve İleri Okuma:

http://www.who.int/immunization/monitoring_surveillance/global_immunization_data.pdf

http://www.cdc.gov/vaccinesafety/00_pdf/CDCStudiesonVaccinesandAutism.pdf

http://www.vaccines.gov/ http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736%2897%2911096-0/abstract

http://healthland.time.com/2012/01/13/great-science-frauds/slide/all/ http://news.bbc.co.uk/2/hi/health/8483865.stm

http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/12867830

http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/10825086

http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/16885548

http://cid.oxfordjournals.org/content/52/7/911.full

http://who.int/immunization_standards/vaccine_quality/qa_production_control_pq_11july2012.pdf

http://www.thelancet.com/journals/laninf/article/PIIS1473-3099%2815%2900054-7/fulltext

http://www.who.int/topics/poliomyelitis/polio-free/en/ 

Devamını oku...

DR : “Aşıdan Uzak Durun!”

HPV, human papilloma virus’un kısaltması. Türkçe kısaltması İPV (insan papilloma virüsü), ama yaygın olarak HPV kullanılıyor.

HPV cinsel yolla bulaşıyor. Bulaştığı kişilerin küçük bir bölümünde enfeksiyona yol açıyor. Çoğundaysa hiç belirti vermiyor.

Cinsel açıdan aktif kişilerin, özellikle de birden fazla partneri olanların, HPV taşıma ihtimali yüksek.

ABD’deki araştırmalara göre, cinsel olarak aktif 10 kadından sekizinin hayatının bir döneminde HPV görülüyor. Bunların çoğunda hiç belirti olmuyor ve vakaların %98’i kendiliğinden iyileşiyor. Ancak kendiliğinden iyileşmeyen vakaların küçük bir bölümünde, tedavi edilmediği takdirde rahim ağzı kanserine dönüşme riski var. İşte bu risk, kız çocukların hepsine HPV aşısı yapmak için gerekçe olarak kullanılıyor.

Ancak aşıyı geliştiren ekibin başkanı Dr. Diane Harper’a göre, aşı olanlar, olmayanlara göre daha büyük risk alıyor. 

Dr. Diane Harper, Gardasil ve Cervarix aşılarını geliştiren firmada çalışıyordu. Ancak 2009’da Virginia’da gerçekleşen bir uluslararası aşı konferansında, aşıların faydalarından bahsetmek yerine, taşıdıkları riskleri vurgulamayı seçti. Kendi ifadesiyle Dr. Harper bunu, “geceleri rahat uyuyabilmek” için yaptı.

Ülkemizde de HPV aşısı, Aşı Çalışma Grubu da dahil olmak üzere pek çok çevre tarafından halka benimsetilmeye çalışılıyor. Hatta erkeklerin de HPV aşısı yaptırması gerektiğini savunanlar bile var. Gelin görün ki, Dr. Harper’ın mesajı açık: “HPV aşısından uzak durun!”

Dr. Harper’ın konuşmasının özeti, aşağıdaki gibi:

“ABD’de, rahim ağzı kanserine yakalanma riski zaten çok düşük; aşıların kanser vakalarını azaltma ihtimali de yok denecek kadar az. HPV vakalarının %70’i herhangi bir tedavi uygulanmaksızın bir yıl içinde tamamen iyileşir. İki yıl sonraysa vakaların %90’ından çok fazlası kendiliğinden iyileşmiş olur. Ancak bundan daha önemlisi, aşıların ne kadar güvenli olduğunun bilinmemesi.

Klinik deneyler sırasında aşılar hep 15 yaş ve üzeri kişilerde denendi. Oysa aşılar 9 yaşındaki kız çocuklara uygulanmak üzere piyasaya sürüldü. Şimdiye kadar 15.037 kız çocuğu Gardasil aşısının yan etkilerinden şikayetçi oldu. 44 kız ise Gardasil aşısından sonra hayatını kaybetti. Aşıların bilinen yan etkileri arasında Guillian Barre Sendromu (tüm vücudu etkileyen ve bazen kalıcı olan felç), lupus, inme, kanın damarlarda pıhtılaşması ve beyin enflamasyonu bulunuyor.

Veliler genellikle bu risklerden haberdar edilmiyor. Üstelik aşıların rahim ağzı kanserini önleyeceği yönündeki iddia tamamen varsayıma dayalı. Aşı olmanın, rahim ağzı kanseri riskini azalttığını bilimsel olarak kanıtlayan hiçbir araştırma yok. Ancak yine de aşı böyle pazarlanıyor.

” Siz hiçbir belirti vermeyen ve genellikle bağışıklık sisteminin kendi kendine üstesinden geldiği bir virüse karşı dokuz yaşındaki kızınızı aşılar mıydınız?

Aşağıdak linkten da Doç.Dr Ahmet Rasim Küçükusta'nın açıklamalarını da mutlaka okuyun.

http://ahmetrasimkucukusta.com/2010/07/16/yazilar/elestirel-yazilar/ilaclar/rahim-agzi-kanseri-ve-hpv-asisi-hakkinda-bilimsel-gercekler/

Önemli Uyarı!Önemli Uyarı: Rahim ağzı kanseri son derece tehlikeli bir kanser türüdür. Ancak tek nedeni HPV virüsü değildir. Burada vurgulamak istediğimiz, nadiren kansere yol açan bir virüs için küçük yaştaki çocukların (üstelik hem kız hem erkek) aşılanmasıyla ve aşının yan etkileriyle ilgili endişeleri dile getirmektir. Rahim ağzı kanserinden korunmak için düzenli jinekolojik muayeneleri ihmal etmeyiniz ve yılda bir kez mutlaka pap smear yaptırınız!

Devamını oku...

Evimizdeki Görünmez Kanserojen Toksinlerden Nasıl Korunuruz?

Sevgili Yeşil Aileler...

Evimizi temiz, ailemiz için güvenli bir yer haline getirmek için didinip dururuz. Ama çoğunlukla evimize güvenli diye seçtiğimiz ürünler zararlı maddelerle doludur. Evimizin gerçekten ne kadar temiz ve sağlıklı olduğunu bizim seçimlerimiz belirler. Peki evinizde en çok görünen zehirli toksinler neler biliyor musunuz ? Tarım İlaçları: Evimize her gün aldığımız meyve , sebze ile bir çok tarım ilacı evimize girer. Tarım ilaçları, diyabetten kansere, otizmden parkinsona kadar bir çok hastalığa sebep olur. Erken doğumlara sebep olur.

Tüm yiyeceklerinizi organik tüketemiyorsanız en azından Çevre Örgütü EWG'nin açıkladığı en çok tarım ilacı kullanılan 12 sebze, meyveyi organik yiyerek aldığınızı tarım ilacı miktarını azaltabiliriz. Diğer organik olmayan ürünlerin kabuklarındaki ilaç veya korumak için sürülmüş parafin benzeri zararlı kimyasallardan kurtulmak için, yeşil yapraklı sebzeleri 10'a 1 oranında hazırlayacağınız sirkeli suda bekletebilir.

Kabuklu sebze meyveleri organik sabun ile yıkayarak temizleyebilirsiniz. Parafin yağ benzeri olduğundan sabunsuz temizlemeniz mümkün değildir.

Fitalat ve PVCler Fitalatlar, renksiz kimyasallardır. PVC türü plastiklerin yumuşatılıp şekil alınmasında kullanılır. PVC geri dönüşüm işareti içinde 3 yazan plastiklerdir. Bunun yerine cam, çelik,seramik gibi ambalaj malzemeleri tercih edebiliriz. Ayrıca evimizde bolca bulunan oyuncaklar, çantalar, deterjan,kozmetik ürünler, mobilyalarda hatta ambalajı sebebi ile bebek mamasında dahi bulunabilir.

İçeriğindeki "parfüm" kelimesinin ne olduğunu anlamadığınız ürünleri kullanmayın !

Fitalatlar, böbrek,karaciğer, akciğer gibi organlarımıza zarar verir ve doğum anomalilerine sebep olabilir. Ayrıca hormon bozucu etkileri ile erken ergenlik gibi problemlere sebep olur. Ağır Metaller Ağır metaller, çok az konsantrasyonlarda dahi büyük zararlar verebilen maddelerdir. Evimizde en çok karşılaştığımız ağır metaller, Civa, Kurşun ve Arseniktir. İçtiğiniz suda, aşılarda, boyalarda, deodorantlarda, balıklarda, tavuklarda bulunabilir. Çocuklarda beyin ve organ hasarına sebep olur. Evimize su arıtma cihazı takarak, teflon benzeri malzemeleri kullanmayarak evimizdeki ağır metalleri azaltabiliriz. Kurşunsuz ve ,düşük VOC içerikli boyalar ile duvarlarınızı boyayın. Derin deniz balıkları ve büyük balıklar yerine küçük, yüzeyde yüzen balıkları tercih edebiliriz. Unutmayın, kendinizin ve ailenizin sağlığı sizin seçimlerinizde gizli !

Tuvaletinizden Daha Kirli 10 Eşya !

Yeşil aileler...

Evinizde en çok bakterinin yaşadığı alanı sorsak muhtemelen aklınıza ilk gelen yer klozet olur. Ama aslında bu meşhur çamaşır suyu reklamlarından kafamıza işlenmeye çalışılan yersiz bir algıdan başka bir şey değildir. Evimizdeki en kirli yerin klozetin kapağı ve içi olduğunu düşünürüz. Çocuklarımızın tuvalete girip çıktığında ellerini mutlaka yıkaması gerektiğini söyleriz. Klozet kapakları üzerinde bakterilerin beslenebileceği gıdalar olmadığı için bakteri üremesine pek olanak vermezler. Bir de bizim kirli diye düşünüp sürekli temizlediğimizi düşünürsek, klozetler ev içindeki diğer kirli yerlere göre pek masum kalırlar.

Kirlilik, yüzeylerde bulunan mikroorganizma yani, bakteri, mikrop, küf , mite ,virüs gibi canlıların miktarı ile ölçülür. Klozetiniz evinizdeki en kirli yer değil , sürdüğünüz klorlu çamaşır suyu, emin olabilirsiniz ki size ve ailenize daha çok zarar veriyor. Kanserojen bileşikler içeriyor. İşte Klozetten Daha Kirli 10 Eşya:

1. Buz Restorantlarda kullanılan hazır buzların %70'i tuvaletinizdeki sudan daha fazla bakteri içeriyor.

2. Buzdolabınız Klozetinizden daha fazla E.coli bakterisi içerir. Küfler de bolca bulunur.

3. Bilgisayar Klavyesi Klozet kapağınızdan 300 kat daha fazla bakteri içermektedir.

4. Cep Telefonunuz Klozet kapağından 10 kat daha kirlidir.

5. Halılar Klozetten 4.000 kat daha fazla bakteri, küf, mite içerir.

6.TV Kumandası Evinizdeki en kirli eşyadır. Üzerinde milyarlarca bakteri yaşar.

7.Yatağınız 10 yıl kullanılan bir yatak trilyonlarca ölü hücre ve mite'lar ile dolar.

8.Para Paraların üzerinde ortalama 200.000 adet bakteri yaşar.

9.Çantanız Çantanız, içine koyduğunu telefon, cüzdan vs. gibi bir çok malzemeden geçen bakterileri içerir. Yiyecek de muhafa ediyorsanız bakteriler iyice çoğalır.

10. Çalışma Masanız Eğer düzenli olarak silinmiyorsa, gelen giden evrak, yediğiniz içtiklerinizden bakteriler dolar. Bu bakteriler ile gün boyu beraber yaşarız, bir çoğuna bağışıklığımız vardır. Bu sebeple tuvaletlerde nasıl hijyen sağlayacağız diye kimyasal ürünler ve çamaşır suları kullanmamıza gerek yok. Doğal bir temizleyici ile de temizleyebilirsiniz. Siz temizledikten kısa bir süre sonra havadan geçen bakteriler yine klozetinizdeki eski yerini alacaklar...

Fırın Temizliği Nasıl Yapılmalı?

Sevgili Yeşil Aileler..

Temizlik... hepimize göre tek bir anlam ifade ediyor gibi görünse de gerçekte kişiden ortama, kullanılan malzemeye, göre değişen bir anlam taşıyor. Ben arkadaşlarımda bile bir kurabiye,kek yedirirken çocuklara, içine margarin mi koydu, beyaz un mu koydu diye düşünmekten çok ocağı, fırını ne ile temizlediğini soruyorum. Çünkü çok çok daha zararlı ve zehirli..

Günlük yaşamda kullandığımız ürünler 55 bin’in üzerinde kimyasal çeşidi içeriyor ve her yıl bunlara binin üzerinde yenisi ekleniyor. Birçoğu ise yeterince test edilmeden ve belirli bir mevzuata tabi olmadan piyasaya sürülüyor. Bu ürünlerin büyük kısmı doğrudan kanalizasyona akıp sonunda da su sistemlerimize karışıyor.

Sözünü ettiğimiz kimyasallar, sonunda vücudumuzda depolanıyor ve zehirli olma düzeyine ulaştığında çeşitli hastalıklara yol açıyor. (Kronik yorgunluk sendromu, alerjiler, karaciğer sorunları, lenf kanseri gibi.)

Evimizde pişiriyoruz, çocuklarımıza dışarıdan hazır gıdalar yedirmiyoruz diye uğraşıyoruz ama. O yemeğin piştiği tencere, ocak, kurabiyelerin piştiği fırın ne ile temizliyorsanız emin olun ki çocuklarınız da onları yiyor. Özellikle fırın temizleyiciler, yüksek oranda asit ve amonyak içeriyor. Sprey olanları ise daha kolay nufuz etmesi için küçük parçacıklar halinde, sizin ciğerlerinize daha kolayca işliyor böylece..

Ne kadar temizleseniz de fırında kalıyor ve yiyeceklerinize nufuz ediyor. Evet yağ çözmek için mutlaka asit gerekiyor ama bunun kimyasal olması gerekmiyor. Doğal yöntemlerle, limon ve karbonatla da temizleyebilirsiniz.

Doğal ürünlerin kokusunu burnunuzda hissedersiniz, genziniz de değil. Doğal bir madde, kimyasal bir alkol ,fenol veya amonyak gibi buharlaşarak içinize dolmaz. Mesela bir gül kokladığınızda burnunuz da bu kokuyu alırsınız, ama fırın temizleyici yada çamaşır suyu kokladığınız da bu genzinize ve ciğerlerinize direk gidiyor.. Kimyasal deterjanlar, çamaşır suyu kullanmayın; çocuklar annelerinin kurabiyesini kekini, böreğini yesin.

Sevgili Yeşil Aileler... 

Ailemiz ile beraber mutlu günler geçirmek istediğimiz, akşam olduğunda günün yorgunluğunu çıkarmak için oturup arkamıza yaslanıp derin bir nefes aldığımız kalemiz. Ama acaba aldığımı o nefes ne kadar sağlıklı, evimizin havası ne kadar temiz? Amerikan Çevre Örgütü'nün EPA'nın araştırmasına göre, kışın evimizin havası dışarıdan 5 kat daha kirli!

Evimizdeki zehirli gazlar, kısa dönemde göz, burun ve boğazda yanma, baş ağrısı, yorgunluk ve halsizlik gibi belirtiler, uzun dönemde alerji, astım, kalp rahatsızlıkları ve kanser gibi hastalıklara sebep olabiliyorlar.

İşte size evinizin havasını temiz ve sağlıklı olması için 9 kolay ipucu:

1. Su Bazlı, Doğal Boyalar Tercih Edin ! Duvarlarınızdaki boyalar VOC diye tabir edilen, uçucu organic bileşenler içerir, ve evinizin havasına zehirli bileşenler bırakır. Boya satın alırken üzerinde düşük VOC seviyesi yazan su bazlı boyaları tercih etmelisiniz. Ya da en güzeli yatak odalarını kireç ile boyamak. Duvar kağıtları yapıştırıldığı tutkal sebebi ile ve odayı hava aldırmadığı için sağlıksızdır. Çocuklarımızın odasını renklerine cici bicilerine aldanıp kağıt kaplamayalım.

2. Yemek Pişirirken Cam Açın ! Yemek pişirirken tam yanma sağlanmayan doğal gaz ve karbonmonoksit havaya karışır, yemek yaparken mutfak camınızı açın.

3. Kimyasal Ürünler Kullanmayın! Deterjanlar,oda kokuları, çamaşır suyu, böcek ilaçları, deodorantlar ,ayakabı cilaları, kuru temizlemeden gelen giysiler ve daha bir çok ev eşyası evimize 55.000 adetten fazla çeşitte kimyasal bırakıyor. Kimyasal ürünleri doğal olanları ile değiştirin. 4. Ayakkabılarınızı Dışarıda Çıkarın ! Gün boyu dışarıda gezdiğimiz ayakkabılar, asfaltan araba egzoslarından bulaşan zehirleri evimize taşır. Ayakkabıları dışarıda çıkarıp, hemen dolaba kaldıralım.

5. Doğal , Masif Mobilyalar Seçin ! Masif ve doğal olmayan mobilyalar bir çok kimyasal ile üretilmekte, ve bu maddeleri 5 yıl boyunca evinize geri vermektedir. Çocuk ve bebek odaları , yatak odaları için mutlaka masif ve doğal cilalı ürünler tercih edin. Yada alabiliyorsanız bir tanıdığınızdan kullanılmış bebek yatağı ,odası alın.

6. Akar Böcekleri Temizleyin ! Klima, halı, yoprgan yastık, koltuk gibi ortamlarda bolca bulunan akar böcekler solunum sisteminizi rahatsız eder, alerjik reaksiyonlara sebep olabilir. Klima filtrenizi her yıl değiştirin. Halıları, koltukları, su filtreli süpürgeler ile temizleyin ve yorganlarınızı havalandırın. 7. Sigara İçmeyin, İçirmeyin. Evinizde sigara içilmesine müsaade etmeyin. Gelen misafirleriniz içinde bu kural geçerli olsun. Sigara fare zehirinden arseniğe kadar her türlü zehiri içeriyor.

8. Evinizi Havalandırın: Evinizi her gün 10 dakika havalandırarak , toksinleri dışarı gönderip, temiz havayı evinize alabilirsiniz. Tüm camları aynı anda açın !

9. Yeşil Bitkiler Edinin. Bitkilerle ilgili olarak sadece ‘havadaki karbondioksiti alıp dışarıya oksijen verirler’ diye biliriz. Ancak yapılan bilimsel araştırmalar, bitkilerin sadece karbondioksit değil birçok zehirli maddeyi emerek ortam temizliği yaptığını ortaya koyuyor. Amerikan Uzay Araştırmaları Kurumu’nun (NASA) bitkiler üzerinde yaptığı bir araştırma, havaya karışan zararlı kimyasallardan doğal yollarla kurtulabileceğimizi ortaya koydu. NASA, iki yıl boyunca doksan bitki üzerinde araştırma yaparak bunlardan 15′inin bu zararlı kimyasalları emdiğini buldu. Bu bitkiler, aloe-vera, bambu, areka, kauçuk, benjamin, deve tabanı çeşitleri, dracaena çeşitleri, barış çiçeği, paşa kılıcı, İngiliz sarmaşığı, potos sarmaşığı, salon eğreltisi ve kurdele çiçeği. Bitkiler, 24 saatte yüzde 87 oranında havadaki kiri yok edebilir. Etkin sonuç için bitkilerin boyunun en azından 15 cm kadar olması gerekiyor. 

Devamını oku...

Giriş or Üye Ol

- Facebook’la Bağlan

Parolanızı mı unuttunuz? / Kullanıcı adınızı mı unuttunuz?