social facebook  social twitter  social youtube  social ins
Menu
 saglikli beslenme bannersaglikli guzellik banner

Irk Kavramına Veda!

Hayatlarımıza giren her yeni bilgiyle farklı bakış açıları geliştiriyoruz. İlerlemenin sırrı, bilimin ve bilginin gelişimi için değişimi kabullenmek ve yeni verilerin ışığında daha güçlü teoriler üretebilmekten geçiyor. Bu nedenle geçerliliğini bir şekilde yitirmiş olan ya da bilimin gelişimine destek olmaktan ziyade engel olmaya başlayan bazı kavram ve görüşleri tekrar gözden geçirmek gerekebilir. Peki, neleri geride bırakmamız gerektiğine kim karar verecek? Siyasetçiler mi yoksa bilim insanları mı? Tabii ki bilim insanları.

Coğrafi gruplandırmaları ırk olarak yorumlayan ilk insan olan Alman filozof Immanuel Kant Irk, bilimsel açıdan onaylanmış biyolojik bir kavram değil. İnsanları dış görünüşlerine göre ırklara ayırıyor olmamız da büyük bir yanılgı. Yapılan araştırmalarda, hiçbir ırk içinde tüm bireylerde ortak olan ve onları diğer insanlardan ayıran tek bir gene bile rastlanmadı. Aksine DNA araştırmaları gösteriyor ki; bazı özel durumlar haricinde tüm insanlar genetik olarak aynı özelliklere sahip. Hatta evrimsel açıdan bakıldığında hepimiz Afrikalıyız. Öyleyse neden böyle bir kavrama sahibiz?

Bunun iki nedeni var; birincisi yanlış bir varsayım, ikincisi de tamamen ekonomik. 18. Yüzyılın ortalarında Avrupalı doğabilimciler farklı görünüşteki insanları coğrafi anlamda gruplandırmaya başladılar David Huma ve Immanuel Kant gibi bazı filozoflar da insanların bu fiziksel çeşitliliğinden etkilendi. Onlara göre; aşırı sıcak ve soğuk iklimler, insanların gerçek potansiyellerini azaltıyor beyaz ırkı türünün en iyi örneği haline getiriyordu.Kant da benzer şeyler düşünerek kariyeri boyunca insan çeşitliliğine yoğunlaştı ve bu konuda birçok deneme yayınladı. Bu coğrafi gruplandırmaları ırk olarak yorumlayan ilk insan oydu. Kant ten rengi, saç yapısı veya kafatası şekli gibi fiziksel farklara ahlak kapasitesi, kendini geliştirebilme ve medeniyet gibi faktörleri de ekleyerek ırkları karakterize etmişti.

Gruplandırdığı dört farklı ırkı hiyerarşik olarak da ayırarak Avrupa insanını en tepeye yerleştirdi. Kant saygı duyulan bir filozof olduğundan fikirleri 19. Yüzyılda geniş kitleler tarafından kabul gördü.

18. ve 19. yüzyıllarda ırkçılığın rağbet görmesinin bir diğer baskın nedeni de ekonomiydi. Çünkü Atlantik ötesinden gelen kölelerin ticareti, Avrupa’daki ekonomik büyümenin ardındaki başlıca unsurlardan birine dönüştü. Köle ticareti desteklendi ve özellikle Afrikalılar’ın beyaz ırka hizmet etmek için doğduğuna inanılmaya başlandı. Böylece ten rengi ırksal farkların en belirgin göstergesi haline geldi. Hatta ahlak, karakter ve medeniyet kurma becerisi konusunda da ten rengi ayrımına gidilmeye başlandı. Ardından bilim insanları da ırklan biyolojik olarak sınıflandırmaya adandılar ve neticede öjenik (genetik olarak insan ırkının ıslahı) ve arî ırk gibi kavramlar doğdu. Nina Jablonski’ye göre; Sosyal , Darwinizim’in yükselişi de bu duruşu destekleyen faktörlerden biri haline geldi. Beyaz ırkı bilimsel anlamda doğal nizamın üstün ırkı sayan ırkçı bilim insanları, tüm insanların aslında göçler ve binlerce yıl boyunca süregelen bir iç içe geçmenin karmaşık genetik ürünleri olduğunu biliyor ama kabul etmiyorlardı. Ancak 1960`larda dünyanın her yerinde birçok bilim insanı fiziksel ve genetik çeşitlilikler üzerinde çalışmaya başladı. Çok geçmeden ırkların bilimsel olarak tanımlanamayacağını açıklayarak tüm eski çalışmaların geçersiz olduğunu duyurdular. Ama bilimsel anlamda yaşanan büyük değişime rağmen renk temelli hiyerarşi toplumlara öyle bir hakim olmuştu ki ana akım kültürden silinip atılması pek kolay olmadı.

Jablonski; “Irk konusu bilimsel anlamda geçerliliğini yitirse de maalesef bir kavram olarak kalmaya devam etti. Günümüzde hala insanlar kendilerini belli bir ırka ait görmeye devam ediyorlar. Oysa böyle bir şeyin olmadığı defalarca ispatlandı. Artık ırkları sosyal gruplar olarak görmeye başladık. Dolayısıyla bu kavram git gide daha da karmaşıklaşmaya, bir yandan da etnik kökenleri ifade etmeye başladı” diyor. Ona göre artık bu kavramı hayatımızdan tamamen silmeliyiz. Çünkü uzmanlar, gözlemlenebilen kalıpları “Beyaz”, “Siyah”, “Afrika kökenli Amerikalı” ya da “Asyalı” gibi kategorilere ayırıp haritalamaya ve hastalıkları ırksal çerçevelerde ele almaya devam ediyorlar. Jablonski “birçok hastalık benzer çevresel koşullar nedeniyle neredeyse tüm ırklarda aynı sonuçları doğuruyor” diyor; “Hastalıkların dağılımı ve yayılımını inceleyen epidemiyoloji araştırmalarında ırksal faktörler savunulup kullanımı teşvik ediliyor.

Maalesef birçok vakada elde edilen sonuçlar bu nedenle bilimsel bir karmaşaya sebep olup sınıf eşitsizliği yaratıyor ve etnik farkları öne çıkarıyor. Son zamanlarda da genom araştırmaları ve biyomedikal süreçlerde rol oynama başladı. İnsanların tıp bitimine ve onun sınıflandırmalarına saygı duyuyor olması nedeniyle ırk kavramı modern düşünceye yenilenmiş bir özguvenle geri dönmüş oldu.” DNA araştırmaları, mevcut çeşitliliğe rağmen tüm insanların tek bir ırka mensup olduğunu gösteriyor. Söz konusu fiziksel görünüm olduğunda ırk ayrımı konusunda bizleri yanıltan üç faktör var; ten rengi, burun şekli ve kafatası yapısı. Bilim insanları ten renginin ırkla değil, güneşin morötesi ışınlarına ne derece maruz kaldığımızla alakalı olup bu değişimin genlerimize işlediğini buldular. Burun şeklinin de ırksal bir varyasyon olduğu öne sürülüyor ama tek bir ırk olarak görülen Asya’da bile doğuyla batı arasında bu açıdan çok büyük farklar mevcut. Diğer bir taraftan yapılan araştırmalar Almanlar’ın burun şeklinin, kendileriyle aynı ırktan sayılan Norveçliler’inkine değil, Araplar’ınkine benzediğini gösterdi. Kafatası yapısı ise kesinlikle coğrafi koşullarla veya ırkla alakalı değil. Örneğin, Kuzey İngiltere’de ve Afrika’da yaşayan insanların kafatası yapıları arasında çok belirgin bir fark olmadığı anlaşıldı. Peki, insan çeşitliliğini ifade edecek yeni sözcükler yaratıp bu adaletsizliğe bir son vermeye hazır mıyız?

Ünlü antropolog Alan Goodman, bilimsel anlamda çok daha pratik bir yöntem kullanabileceğimizi düşünüyor; niteliği soruna göre bilimsel bir yaklaşımla belirlemek. Örneğin, belirli bir kan grubunu hedef alan bir risk faktörü varsa, sadece bu hususta geçerli olacak şekilde tüm bireyler kan gruplarına göre sınıflandırılmalı.

– Nina Jablonski – Paleobiyolog ve Antropolog / Pennsylvania Eyalet Üniversitesi Ordinaryus Profesörü

Kaynak: Popular Science

Devamını oku...

Küresel Isınma mı, Küresel Soğuma mı?

Küresel ısınma mı, küresel soğuma mı?

Geçen Nisan ayında sıcaklıkların eksilere düştüğü Avrupa'da neler oluyor?

Yoksa yıllardır tartışmalara neden olan küresel ısınma bir yalan mı? Bilim insanları yanıtladı...

Son günlerde Batı Avrupa'daki hava durumunu takip edenler, küresel ısınmaya gerçeğine inanmakta zorluk çekiyor. Çünkü küresel ısınma tezinin aksine havalar ısınmıyor, soğuyor. Son 15 senenin istatistikleri de küresel hava sıcaklığının düşüşte olduğunu gösteriyor.

İngiliz Reading Üniversitesi Meteoroloji Bölümü Başkanı Ed Hawkins bu durumu şöyle açıklıyor: “Küresel ısınmanın yavaşladığını söyleyebiliriz. Son 10 yılda fazla bir ısınma tespit edilmedi. Geçen 150 yıl içinde meydana gelen küresel ısınmanın nedeninin karbondioksit emisyonları olduğunu söylemek mümkün. Diğer yandan küresel ısınma nedeniyle her sene sıcaklığın artış göstermesini bekleyemeyiz. Küresel ısınma bazen yavaşlayan ve daha sonra tekrar hızlanabilen bir süreç. Bunun da birçok sebebi var.”

Doğa olayları

Hawkins bu sebeplerden birinin doğa olayları olduğuna dikkat çekiyor. Belli zaman aralıklarında okyanuslarda yaşanan değişime dikkat çeken Hawkins, doğal devir daimle oluşan sıcaklığın son yıllarda okyanusun derinliklerinde hapsedilmiş olabileceğini ve bu nedenle de okyanus yüzeyinde ölçülememiş olacağını belirtiyor. Hawkins’e göre küresel ısınmadaki değişimlerin bir diğer sebebi de Çin ve Hindistan gibi nüfusun yüksek olduğu ülkelerde kömür kullanımının artışı. Kömür kullanımı sonrası ortaya çıkan ve atmosferde toplanan ince tozların, diğer adıyla küçük partiküllerin güneş ışığını atmosferden geri gönderdiğini söyleyen Hawkins, bunun da dünyanın soğumasına yol açtığını belirtiyor. İklim sıcaklığındaki değişimlerin doğal değişimler çerçevesinde oluşup oluşmadığını saptamanın yolu ise uzun zaman dilimlerinin karşılaştırılması.

Alfred Wegener Kutup ve Deniz Araştırmaları Enstitüsü İklim Bilimleri Bölümü Başkanı Peter Lemke iklim değişimini değerlendirirken, kısa zaman dilimlerinin karşılaştırılmaması gerektiği konusunda uyarıyor: “İklim süreçlerindeki değişiklikler 30 yıllık karşılaştırmalarla saptanır. Son 30 yıla bakıldığında, hatta son 15 yıla bile bakıldığında sıcaklık derecelerinin arttığını görüyoruz. Örneğin 2010 dünya çapında yaşanan en sıcak yıldı. Buna karşın 2005 daha soğuk bir yıldı. İklimdeki eğilimi hisselerdeki seyirler gibi değerlendirirsek, şu anda iyi bir durumda olduğumuzu söyleyebiliriz. Fakat 1978 yılından itibaren iklim koşulları normal bir seyirde ilerlemiyor, ısı dereceleri yükselmiş durumda.” Yeni rapor bekleniyor Lemke'ye göre, iklimin hangi oranda ısındığının açıklanmasından ziyade, karbondioksit salınımları gibi olumsuz etkenlerin iklime hangi ölçüde zarar verdiğinin araştırılması gerekiyor. Son yıllarda yapılan araştırmalar da bu yönde ilerliyor. Dünya İklim Konseyi tarafından yapılan ve 2014 yılında açıklanması beklenen bir rapor da karbondioksit salınımının iklim değişikliğini hangi oranda tetiklediğini araştırıyor. Yapılan araştırmalara göre, sıcaklıkların önümüzdeki 100 yıl içerisinde 1,5 ile 6 derece arasında yükselmesi bekleniyor. Peter Lemke, kapsamlı bir araştırma sonrası hazırlanan bu raporun bile tatmin edici sonuçlar elde edemeyeceğini belirtiyor ve küresel ısınma tehlikesinin geçmediğine dikkat çekiyor.

© Deutsche Welle Türkçe Irene Qeaile

Devamını oku...

Çikolata hakkında 7 Bilinmeyen!

Çikolatanın hayatımızda önemli bir yeri var. Ve o her yerde: keklerde, kurabiyelerde, brownilerde, pudinglerde, tartlarda, suflelerde, soslarda, bisküvilerde ve bitmek bilmeyen bir liste kadar ürünün içinde. Bir kutlama yaparken de oradadır; kalp ağrınızı, melankolinizi, hayal kırıklıklarınızı dindirmek için de.

Onu çok isteriz ama sonra yediğimiz için kendimizi azarlarız; haz alırız, sonra da suçluluk duygusuyla cezası neyse çekmeye razı oluruz. İşte çikolata hakkında bilmeniz gereken 7 gerçek.

1. Başlangıçta: Görünüşe göre, Kristof Kolomb ve onunla birlikte araştırma yapan denizciler çikolatayı keşfeden ilk Avrupalılardı. Kakao çekirdeğine o kadar hayran kalmışlardı ki Kral ve Kraliçe’ye sunmak üzere İspanya’ya getirdikleri hazinelerin arasında onlara da yer verdiler.

2. Dillerdeki kutsallığı: Kakao çekirdeklerinin toplandığı ağacın adı Theobroma Cacao’dur. ‘Kakao’ eski Güney Amerika yerlilerinden Olmec’lerin kullandığı ‘kakawa’dan gelmektedir. ‘Theobroma’ ise Yunanca ‘yiyeceklerin tanrısı’ anlamına geliyor. Ne kadar yerinde değil mi?

3. Uzun bir süredir etrafımızda: Arkeologlar, MÖ. 600’lerde Olmec sürahilerinde kakaoların izine rastlamıştır. Bu eski toplumlarda, Maya ve Aztekler’de de görüyoruz ki, çikolatayı sıvı halde tüketmişler ve onun için özel bardaklar tasarlamışlardır.

4. Kafein oranı düşündüğünüzden daha az: Son zamanlarda çikolatanın kafein içerdiği kabul edilmeye başlandı ve bu ondan uzak durmamız için kullanıyor. Gerçekte ise 150 gram çikolata 10 miligram kafein içerirken, 200 gram kahve 150 miligram kafein içeriyor. Bu nedenle diyet programlarından yalnızca çikolatayı çıkarmamalı.

5. Ağızda erime özelliği: Kakao yağları oda sıcaklığında katı haldedir, ancak 35-36 derecede sıvı hale geçmeye başlar. Eğer ayrışma noktası insan vücudunun sıcaklığından daha yüksek olsaydı (ki bu 37.5 derecedir) çikolatayı ‘ağızda eritmek’ yerine tost gibi kıtır kıtır yemek zorunda olacaktık.

6. Buzdolabında saklamayın: Çikolata asla buzdolabında muhafaza edilmemeli. Bunun yerine diğer yiyeceklerden ayrı, kuru ve serin yerlerde saklanmalı. Çok düşük derecelerde, çikolata beyazımsı bir renk alarak form değiştirmeye başlar. Bu haliyle yemek güvenlidir ama o kadar da lezzetli görünmez.

7. Zehirlidir: Çok yüksek miktarda yenildiğinde zehirleyici özelliği vardır. Teobromin denilen ve merkezi sinir sistemini etkileyen, kalp çarpıntısına, krize ve dehidrasyona yol açan bir kimyasal içermektedir. İnsan için öldürücü dozu 10 kg olmasına rağmen sütle tüketildiğinde sorun kalmayacaktır.  

Devamını oku...

Giriş or Üye Ol

- Facebook’la Bağlan

Parolanızı mı unuttunuz? / Kullanıcı adınızı mı unuttunuz?