social facebook  social twitter  social youtube  social ins
Menu
 saglikli beslenme bannersaglikli guzellik banner

DÜNYA VE YAŞAM (26)

Yaşlılıkla Genetik Arasındaki, İlginç Yeni Keşif

41 University of Georgia’dan bilim insanları, yaşlanma sürecinin enstrümanlarından olan bir hormonun genetik olarak kontrol edildiğini ve yaşlanma ile yaşlanmaya bağlı hastalıkların genetik olarak kontrolünü sağlayan yeni bir mekanizmayı ortaya çıkardı.

Daha önceki çalışmalar bu hormonun kandaki seviyelerinin, zamanla düştüğünü gösteriyordu. GDF11 (growth differentiation factor 11) olarak bilinen hormonun yeniden artırılması ise kardiyovasküler yaşlanmayı tersine çevirebiliyor ve de kasla beyinde yeniden gençleşmeyi uyarabiliyor. Bu hormonun seviyesindeki düşüşün yaşlanma ve hastalıklarla ilişkisi 2014 yılının en önemli gelişmeleri arasında gösteriliyordu.

Aynı üniversitenin bilimcileri şimdi bu hormonun seviyesinin genetik olduğunu böylelikle yaşlanma süreçlerine dair genomda kodlu yeni bir potansiyel mekanizmayı keşfetmiş oldular. Devam araştırmalarının, GDF seviyelerinin hangi sebep veya sebeplerle düştüğünü, hastalıklardan da korunmayı sağlamak amacıyla neden seviyelerinin sabit tutulamadığını anlamaya odaklanacağı düşünülüyor.

Araştırmanın baş yazarı yardımcı doçent Rob Pazdro’ya göre; GDF11 seviyelerinin genetik kontrol altında olduğunu keşfetmek ciddi bir önem taşıyor çünkü buradan yola çıkılarak GDF11 seviyelerinden sorumlu genleri tespit edebilir hatta yaşla geçirdiği değişimleri inceleyebileceğiz.

Araştırma ile, GDF11 seviyesinin zamanla azaldığını gösteren daha önceki çalışmalar doğrulanmış ve bu düşüşün orta yaşlardan başlayarak devam ettiği gösterilmiş oldu. Buna ek olarak araştırmada farklı genetiğe sahip 22 ayrı fare soyunun yaşam sürelerine bakarak, GDF11 ile yaşlanma belirteçleri (biyoişaretleri) arasındaki ilişki incelendi. Sonuçlar, en yüksek GDF11 seviyesine sahip olan farelerin daha uzun yaşama eğiliminde olduklarını gösteriyor. Gen haritası çıkarılan hayvanlardan elde edilen bilgilere göre, Pazdro’nun ekibi; orta yaşlarda kandaki GDF11 seviyelerine etki eden (dolaylı veya direkt) yedi ayrı gen olduğunu öne sürüyor. Bu verilere dayanarak, kandaki GDF11 seviyesinin bir bakıma genetik olduğu ilk kez bir araştırmayla gösterilmiş oldu.

Pazdro, konu ile ilgili yaptığı açıklamada; yaşlanma/genetik bulmacasının kayıp parçalarından birisini bulduklarını öne sürdü. Daha genel olarak da, yaşlanmayı , neden yaşlandığımızı ve hangi yollarla bunun gerçekleştiğini öğrenmeye dair önemli bir adım atmış olduklarını vurguladı. Araştırma tüm detayları ile “Circulating Concentrations of Growth Differentiation Factor 11 are heritable and correlate with life span,” orijinal başlığı ile geçtiğimiz aylarda Journals of Gerontology Series A Biological Sciences and Medical Sciences dergisinde yayımlandı.

Kaynak : Yang Zhou, Zixuan Jiang, Elizabeth C. Harris, Jaxk Reeves, Xianyan Chen, Robert Pazdro. Circulating Concentrations of Growth Differentiation Factor 11 Are Heritable and Correlate With Life Span.The Journals of Gerontology Series A: Biological Sciences and Medical Sciences, 2016; glv308 DOI: 10.1093/gerona/glv308  

Devamını oku...

İki Babalı Bebek Gerçek Olacak mı?

Bilim insanları ilk kez aynı cinsten iki kişinin dışarıdan yumurta transferi ya da sperm bağışlanmasına gerek olmadan bebek sahibi olabileceğinin mümkün olduğunu gösterdi. Bu gelişmenin öngörülen en büyük etkisi bebek sahibi olmak isteyen homoseksüel çiftlerin de bu isteklerini gerçekleştirebilmeleri; ancak bununla birlikte kısırlık nedeniyle bebek sahibi olamayan çiftlerin de bu metottan yararlanması bekleniyor.

Cambridge University’de yapılan yeni çalışma, fare deri hücrelerinin yumurta ve spermin öncül hücreleri olan primordiyal germ hücrelerine dönüştürülmesi ile bebek farelerin dünyaya getirildiği önceki çalışmaların üzerine eklendiği bir çalışma niteliğinde.

İnsan biyolojik materyallerinin kullanılarak sürecin tekrarlanması ise çalışma ekibi için büyük bir zorluktu; fakat bugün beş farklı insan denekten insan primordiyal germ hücreleri ve beş farklı embriyodan kök hücre üretimi başarılmış durumda; yani erken dönem insan kök hücreleri petri kabında üretilebildi. Bu süreçte aynı zamanda, kök hücrelerde meydana gelen epigenetik mutasyonların silinebildiği keşfedildi. Bu da,hücrenin yeniden oluştuğunu ve yeniden programlandığı; vücudun diğer hücreleri yaşlanıp genetik hatalar biriktirdiği halde kök hücrelerde bunun geçerli olmadığı anlamına gelmekte.

Hiçbir mutasyonun aktarılmadığını söyleyemeyiz; ancak çoğu zaman bu mutasyonlar aktarılmıyor. Geleneksel olmayan üreme teknolojisi alanında çığır açan bir ilk gelişme 1978 yılında ilk tüp bebeğin dünyaya gelişiydi. Bu çalışmanın anahtarı niteliğindeki veri ise fare çalışması üzerinde hiç etkisi olmadığı görülen ve bu yüzden göz ardı edilen SOX17 geniydi. Fakat çalışma ekibi sonradan SOX17 geninin insan deri hücrelerinin primordiyal kök hücrelerine dönüşmesi için yeniden programlanması sürecinde çok büyük öneme sahip olduğunu fark etti.

Bugün, bu sürecin yürütülmesi ile 2 yıl gibi kısa bir süre içinde sağlıklı bebeklerin oluşabileceğinden kendilerinden emin bir şekilde bahsetmekteler. Kök hücre gelişmesi kısırlığın anlaşılması ve ona uygulanacak tedaviler için de çok büyük öneme sahip. Çok uzun bir zaman alacak olsa da, çocuklukta kan kanseri tedavisi gibi tedaviler görmüş ve bu yüzden kısırlık sorunu yaşayan insanlar için kendi çocuklarına sahip olmanın önünü açacak bir yol olarak görülüyor. Pek tabii ki, bu tip bir uygulama etik bazı engellere takılacaktır, aynı daha önce üç ebeveynden alınan DNA’lar kullanılarak doğumu sağlanan kız çocuğu gibi..

Ancak ekip, tekniğin yalnızca üreme için geçerli olmadığını da belirtti. Kullanılan hücreler genetik mutasyonlar açısından çok temiz bir durumda olduğu için, yaşlandıkça hücrelerimizin nasıl değişiklikler gösterdiğini daha iyi anlamamızı da sağlayabilecek. Bu durum ise epigenetik mutasyonları nasıl sileceğimizi de gösterebilir. Şu an gelinen noktada henüz bulunan tekniğin, medikal olarak üreme yöntemlerimizi değiştirecek bir yol olup olmadığını bilemiyoruz. Ancak bebek sahibi olamayan insanların ve kısırların içinde bulunduğu durumu düzeltme potansiyeli taşıyan tek yol olduğu da aşikar. Etik tartışmaları bir yana bırakırsak mükemmel bir şey olduğunu kabul etmeliyiz.

Referans: Sciencealert.com 

Devamını oku...

Hamilelik Planlayanlar Haziran'a Dikkat!

Hamile Planlayanlar Dikkat! 

2004 ile 2009 yılları arasındaki hamileliklerin geniş kapsamlı olarak incelenmesinin ardından, yıl içinde çocuklara gebe kalınan zamanın, başarılı doğum oranları üzerinde önemli bir etkisi olabileceği bulundu. En dikkat çeken şey ise, araştırmacıların yıl içinde çocuk planlamaya başlamanın en iyi zamanının Aralık olduğunu, çünkü bu ayda gebe kalınan bebeklerin sağlıklı doğma şanslarının önemli miktarda daha fazla olduğunu söylemeleri.

Yapılan çalışmanın sonuçlarına göre, Aralık ayında gebe kalınan bebeklerin hayatta kalma oranları, her 200 hamile’likle 3 tane daha fazla. Indiana Üniversitesi’nde araştırmacılardan biri olan Paul Winchester, The Telegraph’a şöyle konuştu: “Mevsimsel olduğunu bulduğumuz ve çok rahatsız edici olan birçok şey var. Doğumlarda önemli mevsimsel farklılıklar gördük. Noel zamanı, bir bebeğe gebe kalmak için çok iyi bir zaman iken, sevgililer günü en düşük olasılığa sahip zamanlardan biri.” Winchester, Dünya’ya bir çocuk getirmek isteyenler için, istatistiklerin incelenmesine dayalı olarak yıl ortasının başlamak için en iyi zaman olmadığını söylüyor. “Haziran zehirli bir ay,” diyor. “Haziran etkisinin çok erken bir aşamada geliştiğini gördük. Beyaz anneler Haziran ayında en düşük hayatta kalma oranlarına ve zamanından önce doğan bebeklerle birlikte düşünüldüğünde önemli oranda daha kısa hamileliklere sahip.” Araştırmacılar Haziran ayının oluşturduğu tehlikelere ve Aralık ayının sahip olduğu faydalara hangi etmenlerin sebep olduğunu kesin olarak bilmezken, Winchester’a göre günümüzdeki dünyada mevsimsel değişimler tarımsal öğelere bağlanabilir. “Benim şüphem, bunun rastlantısal değil de bazı biyolojik kökenlere sahip olduğuydu. D vitamini seviyelerinin ve tarım ilaçlarının ilgisi olabilir,” diyor. “Eğer bir doğum kusurundan veya erken doğumdan kaçınmak istiyorsanız, o halde Haziran’dan kaçınmak faydalı olabilir. Diğer çalışmalar, ayrık omurga oranının ve beklenmedik bebek ölümünün Haziran ayında zirve yaptığını göstermişti.” American Society for Reproductive Medicine’in yıllık toplantısında sunulan bulgular, yaz mevsimi süresince doğan bebeklerin yetişkin oldukları zaman daha sağlıklı olabileceğini bulan İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi’nin yaptığı yeni araştırmanın yayınlanmasından sonra geldi. Yıl boyunca farklı zamanlarda doğan bebeklerin karşılaştırmalı sağlıklarını inceleyen mevcut araştırmalardaki ani artış, bazı müstakbel anne ve babaları biraz tedirgin edebilir, fakat korkularınızı kontrol altında tutmak ayrıca faydalı olabilir.

Doğum aylarının sağlık üzerindeki sonuçları üstüne çalışma yapan kendi takımına dair konuşan ABD’deki Columbia Üniversitesi’nde bir araştırmacı olan Nicholas Tatonetti şöyle söylüyor: “Bu sonuçlar hakkında fazla ürkek olmamak önemlidir çünkü, önemli çağrışımlar bulmuş olsak bile, genel hastalık tehlikesi o kadar büyük değil. Doğum ayı ile ilişkili tehlike, beslenme ve egzersiz gibi daha etkili değişkenler ile karşılaştırıldığında nispeten küçük kalıyor.” Indiana Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan çalışma, başarılı doğum oranlarına bakıyor olsa da (diğer pekçok değişkenin etkilediği uzun vadeli sağlığa değil), daha derin düşünmeyi sağlayabilir. Araştırma henüz yayınlanmadı, fakat bulgular hazır olduğu zaman pek çok insan onları okumaya ilgi gösterecektir.

Kaynak : Looking to get pregnant? Avoid the month of June, says new study, http://www.sciencealert.com/looking-to-get-pregnant-avoid-the-month-of-june-says-new-study 

Devamını oku...

Irk Kavramına Veda!

Hayatlarımıza giren her yeni bilgiyle farklı bakış açıları geliştiriyoruz. İlerlemenin sırrı, bilimin ve bilginin gelişimi için değişimi kabullenmek ve yeni verilerin ışığında daha güçlü teoriler üretebilmekten geçiyor. Bu nedenle geçerliliğini bir şekilde yitirmiş olan ya da bilimin gelişimine destek olmaktan ziyade engel olmaya başlayan bazı kavram ve görüşleri tekrar gözden geçirmek gerekebilir. Peki, neleri geride bırakmamız gerektiğine kim karar verecek? Siyasetçiler mi yoksa bilim insanları mı? Tabii ki bilim insanları.

Coğrafi gruplandırmaları ırk olarak yorumlayan ilk insan olan Alman filozof Immanuel Kant Irk, bilimsel açıdan onaylanmış biyolojik bir kavram değil. İnsanları dış görünüşlerine göre ırklara ayırıyor olmamız da büyük bir yanılgı. Yapılan araştırmalarda, hiçbir ırk içinde tüm bireylerde ortak olan ve onları diğer insanlardan ayıran tek bir gene bile rastlanmadı. Aksine DNA araştırmaları gösteriyor ki; bazı özel durumlar haricinde tüm insanlar genetik olarak aynı özelliklere sahip. Hatta evrimsel açıdan bakıldığında hepimiz Afrikalıyız. Öyleyse neden böyle bir kavrama sahibiz?

Bunun iki nedeni var; birincisi yanlış bir varsayım, ikincisi de tamamen ekonomik. 18. Yüzyılın ortalarında Avrupalı doğabilimciler farklı görünüşteki insanları coğrafi anlamda gruplandırmaya başladılar David Huma ve Immanuel Kant gibi bazı filozoflar da insanların bu fiziksel çeşitliliğinden etkilendi. Onlara göre; aşırı sıcak ve soğuk iklimler, insanların gerçek potansiyellerini azaltıyor beyaz ırkı türünün en iyi örneği haline getiriyordu.Kant da benzer şeyler düşünerek kariyeri boyunca insan çeşitliliğine yoğunlaştı ve bu konuda birçok deneme yayınladı. Bu coğrafi gruplandırmaları ırk olarak yorumlayan ilk insan oydu. Kant ten rengi, saç yapısı veya kafatası şekli gibi fiziksel farklara ahlak kapasitesi, kendini geliştirebilme ve medeniyet gibi faktörleri de ekleyerek ırkları karakterize etmişti.

Gruplandırdığı dört farklı ırkı hiyerarşik olarak da ayırarak Avrupa insanını en tepeye yerleştirdi. Kant saygı duyulan bir filozof olduğundan fikirleri 19. Yüzyılda geniş kitleler tarafından kabul gördü.

18. ve 19. yüzyıllarda ırkçılığın rağbet görmesinin bir diğer baskın nedeni de ekonomiydi. Çünkü Atlantik ötesinden gelen kölelerin ticareti, Avrupa’daki ekonomik büyümenin ardındaki başlıca unsurlardan birine dönüştü. Köle ticareti desteklendi ve özellikle Afrikalılar’ın beyaz ırka hizmet etmek için doğduğuna inanılmaya başlandı. Böylece ten rengi ırksal farkların en belirgin göstergesi haline geldi. Hatta ahlak, karakter ve medeniyet kurma becerisi konusunda da ten rengi ayrımına gidilmeye başlandı. Ardından bilim insanları da ırklan biyolojik olarak sınıflandırmaya adandılar ve neticede öjenik (genetik olarak insan ırkının ıslahı) ve arî ırk gibi kavramlar doğdu. Nina Jablonski’ye göre; Sosyal , Darwinizim’in yükselişi de bu duruşu destekleyen faktörlerden biri haline geldi. Beyaz ırkı bilimsel anlamda doğal nizamın üstün ırkı sayan ırkçı bilim insanları, tüm insanların aslında göçler ve binlerce yıl boyunca süregelen bir iç içe geçmenin karmaşık genetik ürünleri olduğunu biliyor ama kabul etmiyorlardı. Ancak 1960`larda dünyanın her yerinde birçok bilim insanı fiziksel ve genetik çeşitlilikler üzerinde çalışmaya başladı. Çok geçmeden ırkların bilimsel olarak tanımlanamayacağını açıklayarak tüm eski çalışmaların geçersiz olduğunu duyurdular. Ama bilimsel anlamda yaşanan büyük değişime rağmen renk temelli hiyerarşi toplumlara öyle bir hakim olmuştu ki ana akım kültürden silinip atılması pek kolay olmadı.

Jablonski; “Irk konusu bilimsel anlamda geçerliliğini yitirse de maalesef bir kavram olarak kalmaya devam etti. Günümüzde hala insanlar kendilerini belli bir ırka ait görmeye devam ediyorlar. Oysa böyle bir şeyin olmadığı defalarca ispatlandı. Artık ırkları sosyal gruplar olarak görmeye başladık. Dolayısıyla bu kavram git gide daha da karmaşıklaşmaya, bir yandan da etnik kökenleri ifade etmeye başladı” diyor. Ona göre artık bu kavramı hayatımızdan tamamen silmeliyiz. Çünkü uzmanlar, gözlemlenebilen kalıpları “Beyaz”, “Siyah”, “Afrika kökenli Amerikalı” ya da “Asyalı” gibi kategorilere ayırıp haritalamaya ve hastalıkları ırksal çerçevelerde ele almaya devam ediyorlar. Jablonski “birçok hastalık benzer çevresel koşullar nedeniyle neredeyse tüm ırklarda aynı sonuçları doğuruyor” diyor; “Hastalıkların dağılımı ve yayılımını inceleyen epidemiyoloji araştırmalarında ırksal faktörler savunulup kullanımı teşvik ediliyor.

Maalesef birçok vakada elde edilen sonuçlar bu nedenle bilimsel bir karmaşaya sebep olup sınıf eşitsizliği yaratıyor ve etnik farkları öne çıkarıyor. Son zamanlarda da genom araştırmaları ve biyomedikal süreçlerde rol oynama başladı. İnsanların tıp bitimine ve onun sınıflandırmalarına saygı duyuyor olması nedeniyle ırk kavramı modern düşünceye yenilenmiş bir özguvenle geri dönmüş oldu.” DNA araştırmaları, mevcut çeşitliliğe rağmen tüm insanların tek bir ırka mensup olduğunu gösteriyor. Söz konusu fiziksel görünüm olduğunda ırk ayrımı konusunda bizleri yanıltan üç faktör var; ten rengi, burun şekli ve kafatası yapısı. Bilim insanları ten renginin ırkla değil, güneşin morötesi ışınlarına ne derece maruz kaldığımızla alakalı olup bu değişimin genlerimize işlediğini buldular. Burun şeklinin de ırksal bir varyasyon olduğu öne sürülüyor ama tek bir ırk olarak görülen Asya’da bile doğuyla batı arasında bu açıdan çok büyük farklar mevcut. Diğer bir taraftan yapılan araştırmalar Almanlar’ın burun şeklinin, kendileriyle aynı ırktan sayılan Norveçliler’inkine değil, Araplar’ınkine benzediğini gösterdi. Kafatası yapısı ise kesinlikle coğrafi koşullarla veya ırkla alakalı değil. Örneğin, Kuzey İngiltere’de ve Afrika’da yaşayan insanların kafatası yapıları arasında çok belirgin bir fark olmadığı anlaşıldı. Peki, insan çeşitliliğini ifade edecek yeni sözcükler yaratıp bu adaletsizliğe bir son vermeye hazır mıyız?

Ünlü antropolog Alan Goodman, bilimsel anlamda çok daha pratik bir yöntem kullanabileceğimizi düşünüyor; niteliği soruna göre bilimsel bir yaklaşımla belirlemek. Örneğin, belirli bir kan grubunu hedef alan bir risk faktörü varsa, sadece bu hususta geçerli olacak şekilde tüm bireyler kan gruplarına göre sınıflandırılmalı.

– Nina Jablonski – Paleobiyolog ve Antropolog / Pennsylvania Eyalet Üniversitesi Ordinaryus Profesörü

Kaynak: Popular Science

Devamını oku...

Organik Yol Olur mu?

Organik yollarda araba sürme , bisikletle gezintiye çıkma fikri çılgınca görülebilir ancak gerçek oluyor. Ne var ki bunu zararı azaltma girişimi olarak görmek daha gerçekçi olacaktır.

Hollandalı bir bilim ekibi, bisiklet ve araba yollarını daha doğa dostu yapmanın bir yolunu bulduklarını iddia ediyorlar. Bunu asfalt ve yol dolgu malzemelerinde sıkça kullanılan ve bitüm (bitum , yersakızı ) olarak bilinen ağır ve yenilenemez bir hidrokarbon yerine lignin kullanarak yapmayı planlıyorlar.

Lignin , selüloz ile birlikte hücre çeperi yapısında bulunan ve bitkinin odunsu yapısını veren bir organik moleküldür. Birçok ağaç ve bitki de bulunan lignin, bitkinin dik durmasını sağlar, su moleküllerini iterek yüksekteki yaprak ve dallara su iletimini sağlar. Ancak çoğunlukla karşımıza kağıt yapımındaki atık molekül olarak çıkar. Sanırım şimdi hepimiz defterlerimizin arkasındaki %100 selüloz yazısını hatırlamışızdır. Demek ki tüm lignin ayrılmakta ve atık haline getirilmekteydi. Atık lignin çoğunlukla kağıt fabrikalarındaki elektrik ihtiyacını karşılamak için yakılsa da , bilimciler bu araştırma ile lignin moleküllerini lignin-bitüm bileşikleri yapmakta kullanmayı düşünmeye başladılar. Bununla amaçlanan şey de , bitüm (bitümen) kullanım oranını yüzde elli oranında düşürmek..

Fikrin uygulanabilirliliğinin bir göstergesi olarak bilimciler kendi lignin karışımlarını bir bisiklet yolunun 100 metrelik bir kısmında uygulamaya koyacaklar. Ancak yazının başında zararı azaltma girişimi deyimi ile anlatmak istediğim tam olarak şu sorunun cevabından kaynaklanmaktadır? O bitkisel yolların üzerinden nükleer santrale malzeme taşıyan araçlar, petrol taşıyan tankerler, tank taşıyan tırlar, savaş füzeleri taşıyan yardım tırları geçecek mi geçmeyecek mi?

Referans: Sciencemag.org , On the horizon: Asphalt made with plants?, news.sciencemag.org/sifter/2015/03/on-the-horizon-asphalt-made-with-plants 

Devamını oku...

Hıçkırık Neden Olur?

Başlangıcını bile hatırladığımız, artık yaşantımızda doğal bir refleks haline gelmiş olan hıçkırık bilim için her zaman merak konusu olmuştur. Çünkü muhtemelen doğumunuzdan önce meydana geldi. İnsan fetusları için hıçkırık rahimdeki gelişimin olağan bir parçasıdır. Her ne kadar yaşamımız boyunca bunu deneyimliyor olsak da, bu istemsiz eylemin sebebini açıklamak güçtür.

Neden hıçkırdığımıza dair gizemi çözmek için, bilimciler evrimsel geçmişimize bakarak uzak akrabalarımız arasında deliller arıyorlar. Bu noktada; umut vaadeden adaylardan birisi ise: amfibiler daha özelde de iribaşlardır (kurbağa yavrusu). Hıçkırık anında neler olduğunun mekaniği bu teoriyi güçlendiriyor. Tıpta “singultus” olarak bilinen hıçkırık; aralarında diyafram, göğüs kasları ve boyun gibi kasların bulunduğu çeşitli kasların keskin bir kasılmasıyla soluk alma durumudur. Bu durum aynı zamanda da soluk verme sırasında kasların gevşemesiyle etkisizleştirilir. Bu sırada, dilin arka kısmı ve damağımız yukarıya doğru hareket ederken bunu gırtlağın kilitlendiği bir süreç izler. Son kısımda, gırtlağın kapanışı “hık” sesinin kaynağıdır.

Şüphesiz ilk elden tecrübe ettiğiniz bu süreç yalnızca bir kez meydana gelmez, ritmik biçimde tekrarlanır. İribaşlar da benzer fizyolojik davranışı sergiliyorlar University of Calgary’den Profesör Willian A. Whitelaw: “Gelişiminin yarısında bir iribaş havayı solumaya yarayan ciğerlere ve suyu solumayı yarayan solungaçlara sahiptir. Suyu solurken, iribaş ağzını su ile doldurur ve sonrasında solungaçlarını kapatır ve suyu solungaçlarından dışarıya doğru atmaya zorlar” diyor. Bu hıçkırık benzeri eylem; zargana, diğer akciğerli balıklar ve solungacı olan diğer amfibiler gibi birçok ilkel hava soluyucularda görülür.

University of Chicago’dan anatomi ve organizmal biyoloji Profesörü Neil Shubin’e göre; insanlardaki hıçkırığın bu canlılarla bir ilişkisi olduğuna dair bir başka delil ise hıçkırığın elektriksel kökeninin beynimizdeki tetikleyicisidir. Diyaframımızdaki kasılmalar, hıçkırıklar beyin sapında meydana gelen elektrik sinyalleriyle tetiklenir. Amfibian beyin sapları solungaçlarının düzenli hareketlerini kontrol eden benzer sinyali yayarlar. Shubin’e göre; bizim beyin sapımız, amfibian atalarımızdan kalıtılmıştır ve hala garip sinyaller saçarak tıpkı solungaç solunumundaki olgu gibi hıçkırıklara sebep oluyor.

Eğer hıçkırıklar amfibian atalarımızdan bize geçen genetik koda dair bir kalıntı ise, atalarımızın sudan karaya olan ilk adımlarından beri 370 milyon yıldır devam etmesinin dışında, insanlarda faydalı bir görevi yerine getirmiyor olabilir mi?

Paris’teki Pitie-Saltpetriere Hastanesi’nden bilimci Christian Straus; hıçkırmanın, memelilere, bir dizi benzer değişimi içeren emme davranışını öğreten bir mekanizma olabileceğine dair bir teori yayımladı. Makul gelse de, University of Pennsylvania’dan nörobiyolog Allen Pack; teoriye dair delil toplamanın oldukça zor olduğunu söylüyor. Straus ve ekip arkadaşları beynin emmeyi kontrol eden bölgeleri arasında bir korelasyon olduğunu ve bunların hıçkırığı tetiklediğini gösterene kadar, hıçkırığın amacı bir gizem olarak kalmaya devam edecek.

Kaynak: John B. Snow, “Why Do We Hiccup?”, http://www.livescience.com/33688-hiccup-purpose.html 

Devamını oku...

Doğurganlık Tehlikede!

Toxicology and Applied Pharmacology dergisinde kısa süre önce yayınlanan bir araştırmanın sonuçları, düşük dozda Bisphenol A (BPA)’ya maruz kalan hamile farelerin çocukları da dahil olmak üzere sonraki üç neslin dişilerinde doğurganlıkta, seksüel olgunlaşmada ve hamilelik başarısında düşüş gibi ciddi derecelere ulaşabilen üreme kaynaklı problemler görüldüğünü ortaya çıkardı.

Bisphenol A, yiyecek-içeceklerin ambalajlarında, sıhhi tesisat borularında, diş dolgu malzemesi içerisinde bulunabilen polikarbonat plastiğin içerisinde yer alan endüstriyel bir kimyasal.

2003-2004 yıllarında ABD’de 2517 insan üzerinde yapılan bir araştırmada gönüllülerin %93’ünün idrarında tespit edilebilecek miktarda BPA’ya rastlanmıştı, bu sonuçlar insanların BPA ile ne kadar iç içe olduğunu gösterir nitelikte. Bununla birlikte, BPA’ya ovaryen folikül sıvısında, plasental dokuda ve cenin plazmasında da rastlanmıştı. İnsanların BPA’ya maruz kalmasına neden olan temel etken ise beslenmeydi. BPA’nın insan vücuduna verdiği zarar ise endokrin sistemine etki etmesinden geçmekte, yani normal hormon salınımını etkileyerek üreme fonksiyonlarını bozmakta- hatta sadece o bireyi etkilemekle kalmamakta, sonraki üç nesle kadar etkisini sürdürmekte.

Fareler üzerinde yapılan araştırmada, BPA’ya maruz kalan farelerde kontrol grubuna kıyasla üremede ciddi bir düşüş görüldü. İlk nesilde anormal bir östrus siklusu ve çiftleşmeye karşı düşük yatkınlık görülürken, fetüs halindeyken bile direkt olarak BPA’ya maruz kalmayan üçüncü nesilde geç seksüel olgunluğa erişme, doğurganlıkta düşüş, hamilelikte düşük gibi durumlar gözlendi. “Büyük anneannelerine” verilen BPA’nın çok az bir kısmının kendilerine ulaştığı üçüncü neslin bireyleri, üreme bozukluğunun en çok görüldüğü bireylerdi.

Toksikolojide (Zehirbilimi) çoğunlukla insanlar doz arttıkça herşeyin daha kötü olacağı varsayımında bulunurlar. Hormonal sisteme zarar veren kimyasallar söz konusu olduğunda ise kimi zaman en düşük doz en fazla zararı hali hazırda vermektedir. İnsanlar üzerindeki çalışmalar da gösteriyor ki, BPA doğurganlık ve üreme sisteminin tümü üzerinde zararlı etkilere sahip. Kadınlardaki üreme sistemi sağlığı ile ilgili çalışmalarda , idrardaki BPA seviyelerine bakıldığında hayvan çalışmaları ile ciddi oranda tutarlılıklar (doğurganlıktaki düşüşler) gözleniyor. BPA bu açılardan bakıldığında tam manasıyla bir üreme sistemi zehri olarak değerlendirilebilir.

Referans: Ayelet Ziv-Gal, Wei Wang, Changqing Zhou, Jodi A. Flaws. The effects of in utero bisphenol A exposure on reproductive capacity in several generations of mice. Toxicology and Applied Pharmacology 

Devamını oku...

Yokoluş Devam Ediyor, Sıradaki İnsanlık!

Şu günlerde daha önce görülmeyen, en azından 66 milyon yıldır görülmeyen kitlesel bir yokoluşun başlangıcına tanıklık ediyoruz. Şüphesiz girdiğimiz bu büyük kitlesel yokoluş evresi insanlığı tehdit ediyor. Science Advances ‘da yayımlanan ve Stanford University’den araştırmacıların yaptığı bu yeni çalışmada, bilim insanları; tehlike altındaki türleri, populasyonları ve habitatları korumak için hızlı bir önlem alınması gerektiği konusunda uyarıda bulunuyorlar. Araştırmacılardan Prof. Paul Ehrlich; yaptıkları çalışmanın, artık altıncı büyük yokoluş evresine girdiğimize dair hiçbir şüphe olmadığını gösterdiğini söylüyor.

Paul Ehrlich ‘in yokoluşlar üzerine yaptığı çalışmalar, 1981 yılında yayımladığı “Extinction: The Causes and Consequences of the Disappearance of Species” (Yokoluş: Türlerin Kaybolşunun Nedenleri ve Sonuçları) isimli kitabına kadar gidiyor. Ehrlich çalışmasını; vahşi yaşam populasyonları ve türlerin kaybı konusuyla ilişkili; birlikte-evrim, ırklar, cinsiyet, ekonomik adalet ve nükleer kışa dayandırmıştı.

Bilim insanları arasında, yokoluş oranlarının, 66 milyon önce dinozorların tamamen yok olmasından beri benzersiz seviyelere ulaştığı noktasında genel bir fikir ortaklığı mevcut. Fakat bazı bilim insanları geçmişte yapılan tahminlerin krizi abartmış olduğuna inanıyor. Yeni yayımlanan bu çalışmaya göre; son derece ılımlı tahminlerle bile, türler geçmişteki büyük yokoluşlar arasındaki normal oranlardan yaklaşık 100 kat daha hızlı bir şekilde yok oluyorlar. Makalenin yazarlarından Gerardo Ceballos; böyle devam ederse, yaşamın yeniden oluşmasının milyonlarca yıl alacağını ve ilk yok olan türlerden birisinin de kendi türümüz olacağını söylüyor. “Bindiğimiz Dalı Kesiyoruz” Fosil kayıtları ve bir dizi kayıttan elde edilen yokoluş sayılarını kullanarak, araştırmacılar mevcut yokoluşun arka plan oranına dair oldukça ılımlı tahminleri geçmiş analizlerdeki yaygın tahminlerle karşılaştırdığında; ılımlı tahminlerin geçmiş analizlerden 2 kat daha yüksek bir orana sahip olduğunu gördüler.

Omurgalılara -en güvenilir, modern ve fosil verileri mevcut olan grup– odaklanarak, araştırmacılar; geçmiş ve mevcut yokoluş oranları arasındaki en düşük tahminlerin bile şu sonuca hak verip vermediğini sordular: “İnsanlar biyo-çeşitlikteki kaybın küresel tetikleyicisi midir?” Cevap ise; “kesinlikle evet”.

Makalede, araştırmacılar; hesaplamalarının büyük olasılıkla yokoluş krizlerinin ciddiyetini gözardı ettiğini, çünkü amaçlarının biyo-çeşitlilik üzerindeki insan etkisinin gerçekçi bir temelini ortaya koymak olduğunu söylüyorlar. Tarihin sürekli işaret ettiği gibi, insan populasyonundaki artış; kişi başına düşen tüketimdeki artış ve ekonomik eşitsizlik, doğal yaşam alanlarını yıktı ve değiştirdi. Bu etkiler:

-Ağaçların kesilmesi, yapılaşma, tarım arazileri için toprağa verilen zarar İstilacı türlerin yayılışına ortam hazırlama İklim değişikliği ve okyanus asidifikasyonuna sebep olan karbon yayılımı.

-Ekosistemleri zehirleyen ve değiştiren zehirli atıklar.

Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan ve yok olmuş türlerin listesini tutan International Union for Conservation of Nature ‘a göre; yokoluş “hayaleti” amfibi türlerinin yaklaşık %41’inin ve bütün memelilerin %26’sının üzerine geliyor. Zaten hali hazırda, yeryüzünde büyük oranda ölmeye başlayan tür örnekleri mevcut.

dikeksen

Dik Eksen: Değerlendirilen türlerin yüzde olarak kümülatif yokoluşları.

Yatay eksen: Yıllar

Mavi eğri: Memeliler

Mor eğri: Kuşlar

Yeşil eğri:Omurgalılar

Sarı eğri: Diğer omurgalılar

-International Union of Conservation of Nature verileri Ehrlich tehlikenin boyutunu şöyle tanımlıyor: “Tür kaybının mevcut oranlarıyla insanlar üç nesil içerisinde biyo-çeşitliliğin birçok faydasını kaybedecek. Yani aslında bindiğimiz dalı kesiyoruz.”

Çıkış Yolu

Bu kasvetli tabloya rağmen araştırmacılara göre anlamlı bir çıkış yolu var:

Altıncı bir yokoluştan kurtulmak için; hızlı olmalı, hali hazırda tehlike altındaki türlere dair yoğun bir koruma çabasına girişilmeli ve bu türlerin populasyonları üzerindeki baskılar kaldırılmalı; özellikle de habitat kayıpları, ekonomik kazanç noktasında yapılan sömürüye son verilmeli, iklim değişimine dair önlemler alınmalı.

— Not: Dünya bugüne kadar 5 büyük yokoluşa tanık oldu. 443 milyon yıl önce görülen Ordovisyen-Silüriyen yokoluşu deniz yaşamının %83’ünü yoketti. Bundan 93 milyon yıl sonra Son Devoniyen yokoluşu Dünya üzerindeki yaşamın dörtte üçünü yoketti. “Büyük Ölüm” olarak adlandırılan Permiyen yokoluşu 248 milyon yıl önce türlerin %96’sının yok olmasına sebep oldu. Bundan 48 milyon yıl sonrasında da Dünya türlerinin yarısının yokolmasına iklim değişimi ve göktaşı etkileri sebep oldu. Son yokoluş dinozorların da sonu oldu.

Araştırma Referansı: Gerardo Ceballos, Paul R. Ehrlich, Anthony D. Barnosky, Andrés García, Robert M. Pringle and Todd M. Palmer. Accelerated modern human–induced species losses: Entering the sixth mass extinction. Science Advances, 2015 DOI: 10.1126/sciadv.1400253 Kaynak: Rob Jordan-Stanford University, “Stanford researcher declares that the sixth mass extinction is here”, http://news.stanford.edu/news/2015/june/mass-extinction-ehrlich-061915.html 589 28 6  

Devamını oku...

İnternet Hafızaya Zararlı, Ancak....

Yıllar içinde dünya muazzam denilebilecek bir dijital dönüşüm geçirdi. Bu dönüşüm sürecinde yaşanan en büyük değişikliklerden birisi de, bir şeyleri hatırlamaya artık o kadar da ihtiyaç duymamamız. Hayatımızdaki bütün detayları bilgisayarımıza, laptopumuza, akıllı telefonumuza ya da tabletimize kaydederek kendimize bir hatırlatıcı sağlayabiliyorken, neden sevdiğimiz kişinin doğum gününü ya da yakın bir arkadaşla yenecek akşam yemeğini unutalım ki?

Paul McCartney yaz aylarında yapılan bir röportajında bu konuda faydalı bir bakış açısı sağladı. McCartney, 1960larda, The Beatles’ın asla duyulmayan onlarca şarkısının olduğunu çünkü John Lennon’ın ve kendisinin geceleri yaptıkları kimi şarkıları ertesi sabah unutabildiğini söyledi.

Elbette, o dönemde kayıt yapmakla günümüzde kayıt yapmak arasında oldukça fark var. Bir şarkıyı oluşturmak, onu biçiplendirip bitirmek, daha sonra hatırlamak ve hızlı bir şekilde kaydetmek oldukça farklı ve uzun süren bir deneyim. Konunun araştırılma boyutuna geldiğimizde ise; günümüzde teknolojinin gündelik hayatlarımızda kendini oldukça sevdirmesiyle birlikte, teknolojinin etkileri üzerine yapılan en yeni çalışmalar, insanların hatırlama ve öğrenmesiyle alakalı oldu.

Bu konuda yapılan bazı araştırmalar, teknolojiye olan güvenimizin ve internetin dijital bir unutkanlığa yol açtığı ve bunun birlikte insanların dijital ortamda tutabildikleri bilgileri artık hatırlamamaya başladıkları öne sürüldü. Yapılan bir çalışmada, 16 ve üzeri yaştaki 1000 tüketiciye teknoloji kullanımı hakkında bazı sorular soruldu. Sonuçlarda, katılımcıların %91’inin bir şeyleri hatırlayabilmek için internet ve dijital bazı aletlere bağımlı oldukları görüldü. 6000 kişi üzerinde yapılan benzer bir çalışmada ise katılımcıların %71’i teknolojik yardımlar olmadan çocukların telefon numaralarını hatırlayamazken, %57’sinin de kendi iş numaralarını bilmedikleri görüldü.

Çalışmalar bilgileri hatırlamak için dijital aletlere olan bağlılığın kendi hafıza sistemimize zarar verdiği sonucunu ortaya koydu. Hafızayı Yükseltme Ancak bu hafıza kaybının yasını tutmadan önce, yeni bir çalışmanın bu hafıza zayıflığından oluşan adaptasyonla ilgili heyecan verici bulgularından bahsetmeliyiz.

2011 yılında yapılan bir çalışmada, belirli deneyler dizisi bilgisayarların hafızamız üzerindeki etkisini inceliyordu. Bu çalışmanın katılımcılarından “bir devekuşunun gözü beyninden büyüktür” gibi bir takım cümleler yazmaları isteniyordu. Çalışmada, katılımcıların yarısına yazdıklarını kaydedebilecekleri söylenirken, diğer yarısına ise kaydedemeyecekleri söylendi. Çalışmanın sonunda, herkes yazdıklarını hatırlayıp hatırlayamadığı konusunda test edildi. Yazılarını kaydedebilen grubun, testin sonunda yazdıklarını hatırlama konusunda oldukça başarısız olduğu gözlendi. Başka bir deneyde ise, katılımcılardan belirli klasörlere kaydedilecek bazı ifadeler yazmaları istendi. Daha sonra ifadeleri ve bulunduğu klasörleri hatırlamaları istendi. Katılımcıların, genel olarak, klasör konumlarını hatırlama konusunda daha iyi olduğu çalışmanın sonunda ortaya çıktı. Peki, bu iki deneyden ortaya çıkan sonucun ne olduğu söylenebilir? Öncelikle, teknoloji bilgiyi düzenleme yöntemimizi değiştirmiştir, bu sayede artık sadece kaydedilmeyen detayları hatırlayabiliyor ve önceliğimizi içerikten ziyade bilginin konumlandığı yere kaydırıyoruz.

Grup Hafızası İnsanların bilginin bulunduğu konumu öncelendirdiği fikrinin araştırmacıları zamanla başka argümanlar sunmaya teşvik ettiği bir gerçek. Günümüzde, internet ve dijital araçların bir tür dönüşebilen hafıza olduğu düşünülüyor. Temelleri 1980lere uzanan bu iddia, grup hafızasının herhangi bir bireyin hafızasından daha iyi olduğunu öne sürmekte. Bütün bu hesaplamalar, bireylerin ortak bir bilgi deposunu kullanarak bilgileri kolektif olarak depoladıklarını ve yaydıklarını gösteriyor. Bu bilgi deposu, insanların kendileri bilmese de başka kimseler tarafından hatırlanan detaylara erişebilmelerini sağlıyor. Aynı şekilde, bireyler internet kullanımı ile bir tür dönüşebilen hafıza geliştirerek ve bilgileri ona naklederek, detayların kendisinden ziyade onları nereye olduklarına odaklanıyorlar.

Daha yakın tarihli bir araştırma bu çalışmayı genişletti ve bilgisayarda kayıtlı olan bilgilerin sadece beynimizin işleyişini değiştirmediği ayrıca yeni bilgileri öğrenmeyi kolaylaştırdığını da ortaya çıkardı. Geçen sene yayımlanan bu çalışmada, katılımcılar sözcük listesinin bulunduğu iki ayrı dosyayla test edildi. Her iki listenin de ezberlenmesi gereken bu çalışmada, katılımcıların yarısından ikinci dosyaya ilerlemeden önce ilk dosyayı kaydetmeleri istendi. Diğer gruptan ise ilk dosyayı kaydetmeden kapatmaları istendi. Bu deney katılımcıların, eğer ilk dosyayı kaydettilerse ikinci dosyadan daha fazla bilgi hatırlayabildiklerini ortaya koydu. Yani, kaydetme ya da beyinden bilgisayara bilgi aktarımı sayesinde, bilişsel kaynaklarımızı daha fazla bilgi ezberlemeye ve yeni bilgileri daha fazla hatırlamaya yöneliyoruz. Özetle, teknoloji konusunda endişelenenlerin içine su serpilebilir. Ancak bu demek değildir ki teknoloji sayesinde her şey daha iyi.

McCartney röportajında, 1960’lı yıllarda sadece en hatırlanabilir şarkıları kaydedebildiklerini söylemişti. Bu yüzden, belki de The Beatles’ı iyi şarkı yazarı yapan şey, o dönemde teknolojinin bu denli iyi olmamasıydı. Çünkü hatırlanması zor şarkılar ister istemez eleniyordu. Sonuç olarak, teknoloji ve internet sayesinde artık her şeyi hatırlamak zorunda değiliz. Ve eğer teknolojik yardımları doğru şekilde kullanabilirsek hayatta gerçekten büyük ilerle kaydedebiliriz. Bu yüzden de teknoloji yüzünden ne kaybettiğimiz hakkında endişelenmekten ziyade ne kazandığımıza odaklanmak daha doğru olacaktır.

Kaynak: “The Internet Is Eating Your Memory, But Something Better Is Taking Its Place,” http://www.iflscience.com/brain/internet-eating-your-memory-something-better-taking-its-place 

Devamını oku...

Yeni Bir İnsan Türü Bulundu

Mağarada bulunan yeni bir insan türü tarihi baştan yazabilir! Afrika’nın sırlar odası olarak geçen bölgesinde bulunan Homo Naledi‘ye ait binlerce kemik kalıntısı kendine has özellikler gösteriyor. Bu kemikler tarih öncesi, kültürü ve kendisi yok olmuş bir türün mezarlığına da işaret ediyor olabilir. 1400 adet kemik, 140 diş, en az 15 kişiye ait iskelet yalnızca çok küçük bir kazı alanından elde edildi.

Erken dönem insan fosilleri kayıtları normalde bu kadar da zengin değildir. Son yüzyılda, paleoantropologlar yüzün bir parçasını oradan, çene kemiği parçasını buradan toplayarak arkeolojide ‘slim picking’ denen yöntemini kullanmayı öğrenmiş ve defalarca tecrübe etmişlerdi. Şimdi ise Güney Afrika’daki bir mağarada devasa bir hominin kemiği yatağı keşfedildi, üstelik bu kemikler daha önceden hiç bilinmeyen hemcinsimiz (Homo) bir türe ait. 'Bu bir anatomik mozaik' John Hawks ‘Bu bir anatomik mozaik’ John Hawks Çok sayıda kemik ve bulundukları lokasyon çok daha ilginç bir sonuca işaret ediyor: kemiklerin ait olduğu kemikler kasıtlı olarak oraya bırakılmış gibi görünüyor. Bu durum, keşfedilmiş diğer ilkel insan türlerinin hiç birinde karşılaşılmış bir davranış biçimi değil, ve bu yüzden modern insan davranışlarının kökeninin anlaşılmasında çok büyük bir uygulama alanı yaratabilir.

Keşif sürecindeki ilk kırılma anı 2013 yılının Ekim ayında Güney Afrika

– Johannesburg’daki University of the Witwatersrand’de görev yapan Lee Berger’in arkeolojiye yeteneği olan ve klostrofobisi olmayan insanları araştırmaya davet etmesi ile başladı. Başvurusu olumlu değerlendirilen insanlar birkaç hafta içinde – Johannesburg yakınlarındaki mağara ağında kapalı kalmış Dinaledi odası içinden eski hominin kemiklerini ve dişlerini çıkarmak üzere – olay yerine ulaştı.

– National Geographic Society Berger’e göre mağarada hala binlerce kalıntı mevcut. Berger : ‘Tüm potansiyeli farkettiğimiz anda ise, yapılacak en iyi şeyin kazı alanını kilitleyip, sıradaki adımı belirlemek üzere tüm camianın fikrini almak olduğuna karar verdik’ şeklinde bir açıklama yaptı. Şu ana kadar elde edilen kalıntılar ise bize sıra dışı bir hikaye anlatıyor.

Kemiklerin ait olduğu tür, tekil bir özellik karışımına sahip. Pelvis veya omuz kısmına bakıldığında, ape-benzeri Australopithecus’lardan olduğunu düşünülebilir. Afrika’da 4 milyon yıl öncesine kadar yaşamış olan cinsin (Australopithecus), Homo’ların da atası olabileceği düşünülüyor. Ayağına baktığımızda ise, bu soyu tükenmiş canlının, bizim yalnızca 200.000 yıl önce ortaya çıkmış türümüze ait olduğu düşünülebilir. Kafatası ise, türün beyninin bizimkine kıyasla yarı büyüklükte olduğunu ve 2 milyon yıl önce yaşamış Homo türlerine daha çok benzediğini ortaya koyuyor. Berger ise türün pek de bizim gibi görünmediğini düşünüyor. Berger ve ekip arkadaşlarına göre; kafatası, eller ve dişlerin özelliklerine bakıldığında bu yeni türün cinsimize ait olduğunu söylemek çok da zor değil. Ekip türe, Homo Naledi ismini verdi.

Türün anatomisi, cinsimizin ilk evrimleşen üyelerinden biri olduğuna işaret ediyor. Ne var ki, şu an için kemiklerin tam yaşı bilinemiyor. Kemiklerin yaşı, 2 ila 3 milyon aralığında çıkabilir ve bu durumda ise Homo cinsinin ilk ortaya çıkışı olarak sayılacaklardır. Çok daha genç olduğu ortaya çıktığı durumda ise (örneğin 100.000 yıl öncesine aitler diyelim) bu da çok önemli bir bulgu olacaktır. Bu da yeni türün; kolekant‘ların insan versiyonu olduğunu gösterir. Sonuç ne çıkarsa çıksın, heyecan verici olduğu gerçeğini değiştirmiyor elbette.

Ekip, bu fosil karışımını ‘anatomik mozaik’ olarak adlandırıyor. Daha önce buna benzer bir mozaik ‘Australopithecus sediba’da görülmüştü. Bu tür de Berger ve ekibi tarafından 2008 yılında şu ankinin biraz ötesindeki Malapa mağarasında bulunmuş 2-milyon yaşında bir hominindi. ‘Naledi bu açıdan sediba’nın bir aynası gibi’ diyor Berger ve ekliyor : “İlkel bir takım özellikleri gördüğünüz tüm sediba iskeleti parçalarından, naledi’de de onlardan türemiş halini gözlemleyebilirsiniz.” A.sediba gibi diğer örnekler de hesaba katıldığında insanın karmaşık evrimi ‘mozaikizm’i bir kural olarak barındırıyor. Mevcut keşif de Australopithecus’tan Homo’ya geçiş evrimini nasıl anlayıp anlattığımız noktasında çok büyük katkılar sağlayacaktır. Bu şekilde bulunan fosiller çoğunlukla bütün iskeletten ziyade birkaç kemik parçasından oluşurdu. Ancak ne sediba ne de naledi, araştırmacıların bir üst çene, alt çene veya bulunan dişlerden vücudun geri kalanını tahmin etmelerine sebep olmadı. 

el kemikleri

Tüm bunlarla birlikte Homo Naledi bölgesel bir istisna da olabilir. Doğu Afrika boyunca saçılmış kemikler bulunabilirse, bu durumda daha geniş bir alanda insan evrimi açısından neler gerçekleştiği daha iyi anlaşılabilecektir. Bu detay da, bulguların önemini azaltmıyor elbette. Bulgunun sunumunun şu şekilde yapılması da araştırmacılara göre, birçok insan için rahatsızlık verici olmayacaktır : ‘ Yeni bir tür ve Homo cinsine ait olduğu düşünülüyor ‘. Kaçınılmaz olarak, buna karşı çıkan görüşler de mevcut. University of Pittsburgh’dan Jeffrey Schwartz konu ile ilgili : ” Tüm insan fosilleri kayıtları üzerine çalışmış birisi olarak, bence; örnekler bir araya getirildiğinde, Homo Naledi iki kafatası biçimi gösteriyor.” açıklamasını yaptı. Homo naledi kafatasının önden görünüşü.

kafatasi

( Mavi kısım sanal olarak tamamlanmış şekilde ) - Heather Garvin Homo naledi kafatasının önden görünüşü. ( Mavi kısım sanal olarak tamamlanmış şekilde )

– Heather Garvin Bu görüşe katılan diğer bir isim de American Museum of Natural History yöneticisi Ian Tattersall , geçtiğimiz ay yeni bulunan fosillerin Homo’ya ait sayılması hususunda dikkatli olunması gerektiğini belirten bir makale yazmıştı. Her iki türlüde, yeni bulguların insan fosil kayıtlarına kayda değer bir katkı sağlayacağı bir gerçektir. Bu fosil topluluğu, paleoantropoloji araştırmacılarını uzun bir süre meşgul ve kafası karışık tutacağa benziyor.

Florida State University’den Dean Falk ise Berger’in ekibinin Homo naledi’nin küçük beyni üzerine yaptığı çalışmalardan çok etkilenmiş durumda ve görüntülerin insanlarda konuşma ile ilgili olan beyin bölgesine çok yakın bir alanla ilgili çok ilgi çekici özelliklere işaret ettiğini düşünüyor. Berger ise ilk kez; bilişsel yeteneği olan (farklı şekilde ama bize bu açıdan benzeyen) ancak bize de çok yakın akraba olmayan yeni bir tür bulduklarını öne sürüyor. .

Bulgular aynı zamanda bilimcilere, fosil kayıtlarının hala çok zengin bir hazine sunduğunu da hatırlatıyor. Orada bir yerlerde, belki de çok daha ilgi çekici fosillerden çokça bulunduğunu söylemek hiç de zor değil. Güney Afrika’daki ulaşılamaz bilinen mağarada bulunan 1500 civarı kemik, erken dönem insanlardan yeni bir türe ait. İşte o bulgulardan bazıları ve nasıl keşfedildikleri : Homo naledi ayak kemikleri, bize Australopithecines’inkilere benzediğinden daha fazla benzerlik gösteriyor.

– Peter SchmidHomo naledi ayak kemikleri, bize Australopithecines’inkilere benzediğinden daha fazla benzerlik gösteriyor.

kemik1kemik2

kaynak : http://bilimfili.com/soyu-tukenmis-yeni-bir-insan-turu-kesfedildi/#prettyPhoto

 

Devamını oku...

Bu RSS beslemesine abone ol

Giriş or Üye Ol

- Facebook’la Bağlan

Parolanızı mı unuttunuz? / Kullanıcı adınızı mı unuttunuz?